AnasayfaPortal*GaleriSSSAramaKullanıcı GruplarıKayıt OlGiriş yap

Paylaş | 
 

 Vesveseden kurtulmak için ne yapmalı?

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek 
YazarMesaj
taz
Sitenin Onur Üyesi
Sitenin Onur Üyesi
avatar

Erkek Mesaj Sayısı : 1497
Yaş : 38
Kayıt tarihi : 18/04/08

MesajKonu: Vesveseden kurtulmak için ne yapmalı?   Paz Haz. 01, 2008 10:44 am

Namazlardan sonra hep evham geliyor ve şüpheleniyorum daha sonra namazı tekrarlıyorum şüphelendiğim için bu ise külfet veriyor.

Namazlardan
sonra hep evham geliyor ve şüpheleniyorum daha sonra namazı
tekrarlıyorum şüphelendiğim için bu ise külfet veriyor. Evham
şeytandandır ancak bunu içimde önlemenin yolunu bilmiyorum. bazen Allah
c.c. Gafuru’r-Rahîm diyorum ve o şekilde bırakıyorum. Ancak yine de
beynimi kemiriyor sanki. Bana ne tavsiye ne tavsiye edersiniz?


Cevap1

Etrafımıza
şöyle bir göz atalım; dağlar, taşlar, bitkiler, hayvanlar, ay, güneş ve
yıldızlar hayalimizden sıra ile geçsinler. Bunların hepsi maddî
varlıklar, ama birbirlerinden ne kadar farklılık gösteriyorlar!?..

Bir
de göremediğimiz, ışınlar âlemini, yer çekimini, güneşin cazibesini
düşünelim. Bunların da yine birbirinden çok farklı şeyler olacaklarını
dikkate alalım.

Ve şöyle devam ettirelim düşüncemizi:
Ateş topraktan ne kadar farklı ise, şeytan da âdemoğlundan o kadar ayrı olmalı.
Karanlık ışıktan ne kadar uzak ise, cinler de meleklere o kadar benzememeli.

İlâhî imtihana tâbi tutulan iki tür varlık: İnsan ve cin.
Her
ikisinin de inananları ve inanmayanları var. Her ikisinde de hayırlı ve
şerli fertler mevcut. Her iki cinsin de mürşitleri ve müfsitleri
bulunuyor.
İşte cin türünün, Allah’a isyan eden en şerli ferdi: Şeytan.

İnsanın
bedeni topraktan yaratılmış ve o haneye ruh misafir olmuş. Cinler ise
doğrudan ateşten yaratılmışlar. Zaten şeytanın kaybettiği ilk ve en
büyük imtihan da bu yaratılış farkından kaynaklanmış ve ateşten
yaratıldığı için insandan üstün olduğunu iddia etmekle ve Hz.
Âdem’e(a.s.) secde etmemekle huzurdan kovulmuş ve lânetlenmiş.

Şeytan,
cin türünden olduğu için normal olarak da ömrü insan ömründen fazladır.
Bununla birlikte, bu asi cinnîye, kendi isteği üzerine ve gerçekte bir
ceza olarak, uzun bir ömür verilmiş ve insanlara kıyamet gününe kadar
musallat olmasına müsaade edilmiş.

Hiç şeytan olmadan da
Cenâb-ı Hakk insanları sadece nefisle ve dünyanın ahvaliyle, imtihan
edebilir ve sonunda onları lâyık oldukları saadete erdirebilir yahut
azaba dûçar kılabilirdi. Bu konuda şeytanın da devreye sokulması,
gerçekte, ona verilmiş büyük bir cezadır. Çünkü, ne kadar insanı kötü
yola sevk etmişse onların işedikleri günahların bir katı da kendisine
yazılmakla azabı akıl almaz derecede artmış, Kahhar ismine en ileri
mertebede mazhariyete lâyık kılınmıştır.

“İnsanlarda şeytan
vazifesini gören cesedli ervah-ı habise bilmüşahede bulunduğu gibi,
cinnîden cesedsiz ervah-ı habise dahi bulunduğu, o kat’iyyettedir.”
Lem’alar, 82

Birisini görüyorsunuz, karşısındaki insana
birtakım yanlış fikirler aşılamaya çalışıyor. Konuşurken muhatabının
koluna, ayağına değil, gözüne bakıyor. Göz penceresinden ruha nüfuz
etmeye, ona bir şeyler telkin etmeye çalışıyor. Bu iki şahsın
bedenlerini hayalen ortadan kaldırırsanız, ortaya iki ayrı ruh
çıkacaktır. Ve bunlardan birisi diğerini aldatmak istemektedir.
Hâl böyle olunca, şeytanın, insan ruhunu saptırmak, onu doğru yolan çıkarmak için çalışması akıldan uzak görülmemeli.

Bazı
kimselerin şeytanı inkâr ettiklerini görürüz. Nur Müellifinin
ifadesiyle, bu, “şeytanın en büyük bir desisesi”dir. Bu inkârda tek
temel dayanak, şeytanın gözle görülmemesidir.

Şimdi o şahsa soralım:
Sen
şeytanı ne ile inkar ediyorsun? Yani şeytanın varlığını senin ellerin
mi kabul etmiyor, kulakların mı; gövden mi kabul emiyor, bacakların mı?

Bu sorumuzu saçma bulacak ve “hiçbiriyle” diyerek ilave edecektir: O’nun varlığını aklım almıyor.
O hâlde, şeytanın varlığını kabul etmeyen, o şahsın aklıdır.
Görünmeyen bir şey, yine görünmeyen bir şeyi inkâr etmektedir; delili ise “görülmemesi.”

Akıl
kelimelerle düşünür, ama kalbin bütün işleri kelimesizdir. İnsan bir
çiçeği veya güzel bir kokuyu “kelimelerle” sevmez. Bu işi kelimesiz
yapar. Ama, bu sevgisini ifade etmek, başkalarına aktarmak istediğinde
kelimelere iş düşer.

İşte, kelimesiz seven ve korkan ve yine
kelimesiz inanan o insan kalbine, şeytan musallat olmakta, onunla
kelimesiz konuşmakta, ona fısıltı kabilinden birtakım telkinlerde
bulunmaktadır. İşte şeytanın bu fısıltılarına “vesvese” deniliyor.
Vesveseden söz açılmışken şeytanın bu yolla insanoğluna uyguladığı bazı
taktiklerden söz etmek isterim:

Şeytanın birinci gayesi,
insanın imansız olmasıdır. Bunu başaramadı mı, geri adım atar ve onun
ibadet etmemesine çalışır. Kulu bu şerefli vazifeden uzak tutmak için
çok uğraşır. Kalbine birtakım kötü şeyler fısıldar. Ve insan bunların
kendi kalbinden geldiğini sanarak rahatsız olur.
Bu defa şeytan yeni bir oyun sergiler:

“Böyle
karışık bir kalp ile de Allah’ın huzuruna durulmaz ki!” der. Kul, bu
desiseye kandı mı şeytan zafere ulaşmıştır. Hâlbuki, her akıl kabul
eder ki namazda bulamadığı huzuru, namazı terk etmekle yakalayacak
değildir. İbadet ve itaati bırakıp günah ve isyan yoluna giren bir
insan, ilâhî feyizden gittikçe uzaklaşır. Tek çıkar yol, ibadete devam
etmektir.

Bir sohbette, şeytanın bu oyununa maruz kalmış bir
gençle dertleşiyorduk. “Ne zaman namaza dursam, aklıma kötü şeyler
geliyor, namazdan çıktığımda kesiliyor.” diyor ve bir hâl çaresi
arıyordu. Ona, önce, Nur Müellifinin şu harika reçetesini sundum:

“O çirkin sözler, senin kalbinin sözleri değil. Çünki senin kalbin ondan müteessir ve müteessiftir.” Sözler, 275

Sonra şöyle sürdürdüm konuşmamı:
Kendi
yüzünü tokatlayan ve ağlayan birini görsen, demez misin ki, bu adam
yüzünü kendisi tokatlıyorsa niçin ağlıyor? Yoksa göremediğim bir el mi,
onun yumruğunu onun aleyhine çalıştırıyor? İşte senin hâlin o adam
gibi.
Üstadın bu reçetesine göre, senin ağlaman gösteriyor ki o
sözler senin kalbine ait değil. Namazı terk edip, meselâ, kumarhaneye
gittiğinde o kötü sözlerin kesildiğini göreceksin. Demek ki, o sözlerin
sahibi namaza düşman, kumara dost.
Hem kumar oynayan birisine
şeytan niçin vesvese versin!?... Verse, kumarın haram olduğu aklına
gelebilir, bu ise şeytanın işine gelmez. Onu öylece bırakmak şeytan
için en geçerli yoldur.
Sonra kendisine Nur Külliyatından şu paragrafı okudum:

“Hem
de o gibi vesveselerin, ne hakaik-i ilâhiyeye ve ne de senin kalbine
bir mazarratı yoktur. Evet pis bir menzilin deliklerinden semanın güneş
ve yıldızlarına, cennetin gül ve çiçeklerine bakılırsa, o deliklerdeki
pislik ne bakana ve ne de bakılana bulaşmaz. Ve fena bir tesir etmez.”
Mesnevî-i Nuriye, 96

Yine böyle birisine, şöyle bir soru sordum:
Sen ilmihâl okudun mu?
“Evet,” diye karşılık verdi.
İkinci sorum şöyle oldu:
İlmihâlde namazı bozan şeyler içinde “vesvese” de var mı?
Soruma hayretle karışık bir tebessümle karşılık verdi.
“O
hâlde,” dedim, “sen namazına devam et.” Namazda aklına ne gelirse
gelsin, “Haydin namaza, Haydin felâha” sözlerini işittiğinde Rabbinin
seni huzuruna çağırdığının şuuru ile namaza koşmalısın. O anda aklına
kötü şeyler gelebilir. Ama, sen aklından ne geçerse geçsin, namaza
gitmekle bu emre uymuş olursun. Kalbime kötü şeyler geliyor bahanesiyle
namazını kılmasan, emre isyan etmiş olursun ve böyle bir özür seni
suçlu olmaktan kurtarmaz. Önemli olan emri tutmak ve namaza koşmaktır.
Kalbimizin namaz esnasında ideal bir huzuru yakalaması ayrı bir
meseledir.
Bu konuda Nur Külliyatından bir durum tespiti ve teselli cümlesi:

“Bu
zamanda tahribat ve menfî cereyan dehşetlendiği için, takva bu
tahribata karşı en büyük esastır. Farzlarını yapan, kebireleri
işlemeyen, kurtulur. Böyle kebair-i azîme içinde amel-i sâlihin ihlasla
muvaffakıyeti pek azdır. Hem az bir amel-i sâlih, bu ağır şerait içinde
çok hükmündedir.” Kastamonu Lahikası, 148

“Bu zamanda” ifadesi aynı mektupta şöyle açıklanıyor:

“Madem
her dakikada, şimdiki tarz-ı hayat-ı içtimaiyede yüz günah insana karşı
geliyor; elbette takva ile ve niyet-i içtinab ile yüz amel-i sâlih
işlemiş hükmündedir.”

Bu iki tespiti birlikte düşündüğümüzde
hayalimizde bir harp meydanı canlanır. Her taraftan mermiler yağmakta
ve biz bu dehşetli ortamda huzur aramaktayız. Bunu başaramayacağımız
açıktır. Ama huzur bulamıyorum diye düşman saflarına iltihak edecek de
değiliz.
İşte günahlar birer mermi, birer ok. Bu asrın toplum hayatı
bir harp meydanı gibi. Her yandan yüzlerce hücuma uğrayan bir insan,
namaza durduğunda ihlâslı, huzurlu bir ibadete zor muvaffak olur. Ama,
o zorlukta ayrı bir değer vardır. Harp esnasında ve cephede tutulan bir
nöbetle, sulh zamanında çarşı içinde tutulan nöbetin bir olmadığı
açıktır. “Hem az bir amel-i sâlih, bu ağır şerait içinde çok
hükmündedir” cümlesi bizi bu noktada hem teselli eder, hem de müjdeler.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör http://www.canmuhammed.ile.biz
taz
Sitenin Onur Üyesi
Sitenin Onur Üyesi
avatar

Erkek Mesaj Sayısı : 1497
Yaş : 38
Kayıt tarihi : 18/04/08

MesajKonu: Geri: Vesveseden kurtulmak için ne yapmalı?   Paz Haz. 01, 2008 10:44 am

Aynı mektupta ayrı bir müjde daha veriliyor: bir günahın terki
vacip olduğundan, böyle bozuk bir ortamda yüzlerce günahı terk etmekle
yüzlerce vacip işlenmiş olacağı müjdesi...
Birkaç asır önce, bu
günahların yüzde birisine bile maruz kalmayan insanlar, bu vacipleri
işleyemiyorlardı, onun yerine salih amel sahasında yol alıyor, bu yönde
ilerliyor, nafile ibadetlerini artırıyorlardı. Şimdi ise, salih amel
işlemek zorlaşmış. “Farzlarını yapan, kebireleri (büyük günahları)
işlemeyen kurtulur” hükmü bir müjdeli haber olmasının yanı sıra, bu
asrın dehşetinin de bir ifadesi, bir göstergesidir.

Biz asrı
yargılamakla vakit geçireceğimize, kendi nefsimizle uğraşalım ve onu
şeytana uymaktan alıkoymaya çalışalım. Bunda başarılı olanlar
çoğaldıkça, asır da bu mutlu insanlara uymak zorunda kalacaktır.

Prof. Dr. Alaaddin Başar

Cevap 2:

Vesvese
bir şeytan işidir, şeytandan kaynaklanan bir musibettir. Şeytanın kalbi
kurcalaması, karıştırmasıdır. Şeytanın tek hedefi kalbdir. Tek emeli,
kalbi bozmak, onu işe yaramaz hale getirmektir.

Neden kalb şeytanın hedef tahtasıdır? Cevabı Kur'ân'-dan alalım:

"Bilin ki, Allah kişinin kalbine ondan daha yakındır."(1) "Kim Allah'a iman ederse, Allah onun kalbine hidayet verir."(2)

"Kalbler
ancak Allah'ın zikriyle huzura kavuşur."(3) "İmanlarına iman katmak
için mü'minlerin kalblerine sükûnet ve emniyet veren Odur."(4)

"Allah
size imanı sevdirdi, onu kalblerinize benimsetti."(5) "Mü'minler o
kimselerdir ki, Allah'ın adı anıldığı zaman kalbleri titrer."(6)

Kalb hakkında yüzlerce âyetten sadece mealini verdiğimiz bu birkaç âyette kalbin şu özelliklerini öğreniyoruz:

1. Allah kalbe yakındır.
2. Allah kalbe hidayet verir.
3. Kalb Allah'ın zikriyle huzura kavuşur.
4. Allah kalbe sükûnet ve emniyet verir.
5. Allah imanı kalblere benimsetir.

Evet,
kalb imanın merkezi, zikrin merkezi, hidayetin merkezi, sükûn ve
huzurun merkezi ve bütün duygularımızın merkezidir. Şeytan ise
mü'mindeki bütün bu güzelliklerin düşmanıdır. Mü'mini bunlardan mahrum
kılmak için elinden gelen düzenbazlıkları, hileleri ve oyunları yapar.
Bunun için bütün mesele kalbi şeytanın hilelerinden uzak tutmaktır.
Yoksa kalb bir kere bozuldu mu, bütün beden ve duygular bozulur.
Hadis-i şerifte ifade edildiği gibi, "Dikkat ediniz!
Bedende bir et parçası vardır; o düzeldiğinde bütün beden düzelir, o bozulduğunda da bütün beden bozulur."

Vesvese
ilk defa şüphe şeklinde gelir. Şeytan önce şüpheyi kalbe atar. Ancak
kalb hemen tepki gösterir, savunmaya geçer. Fakat savunmayı bırakır,
kabul ederse, şeytan birinci atışta hedefe isabet ettirmiş demektir.
Fakat kalb kabul etmezse, orada bir iz bırakır, sonunda bir pus, bir
leke oluşturur. Bir süre sonra hayal aynasına bazı pis düşünceler
yansır, edebe aykırı bazı çirkin görüntüler oluşur. Zaten bu görüntü ve
leke kalbin hırçınlaşıp feryat etmesine, sıkılıp daralmasına kâfi
gelmiştir. Sonunda "Eyvah!" diyerek ilk hastalık mikrobunu kapmış olur
ve ümitsizliğe düşüverir.
Vesvese mikrobunu kapan insan, kalbinin
Rabbine karşı edepsizlikte bulunduğunu sanır, telaşa kapılır, titrer ve
birdenbire heyecan dalgası bedeninin her yanım sarar. Bütün duygular
yaralanmıştır, kalb penceresi puslanmış görüntüler netliğini
kaybetmiştir. İnsan bu halden kurtulmak için çırpınıp durur. Ancak
kalbinin gerçek sesine, yani kalbe gelen melek ilhamına kulak
vermediğinden bir an için kendini boşlukta hisseder ve neticede
huzurdan kaçar, gaflete dalar.
Evet, artık iyice mikrop kalbi
sarmıştır. Bu anda insan bîçaredir, çaresizdir. Kurtuluş yollarını,
tedavi çarelerini arar. Bu yaranın merhemi ve ilacı nedir?

Ve tedavi yolu:

Birinci
tedavi: Bu durumda en önemli mesele, heyecana yenilip telâşa
kapılmamaktır. Böyle bir vesveseye kapılan insan telaşa düşmemeli,
endişe etmemelidir. Telâş ve endişeye sebep olan şeyin gerçekte var
olması gerekir. Oysa kalbe ve hatıra gelenler, birer hayal ürününden
başka I birşey değildir. Hayalden geçen çirkin şeylerin bir değeri, bir
önemi yoktur. Üstelik insana bir zarar da vermez.

Bunun için
insanın küfre iten şeyleri hayal etmesi onu küfre götürmediği gibi,
edebe aykırı birşeyi düşünmesi de E edepsizlik olmaz. Çünkü bir şeyin
hayalden geçirilmesi bir l karar ve hüküm sayılmaz. Bundan dolayı
insanı bağlamaz, iyiliğinin veya kötülüğünün delili sayılmaz, hakkında
bir sonuca götürmez. Oysa edepsizlik, kötü söz ve çirkin bir kelimenin
ifadesi bir hükümdür. Küfrü ve çirkin sözü hayalinden geçiren insan
bunu söylemiş değildir ki mes'ul durumda kalsın.

İkinci
tedavi: Kalbe gelen çirkin sözler, edebe aykırı haller kalbten
gelmiyor, bunun için kalbe ait değildir. Çünkü bu sözlerden kalb
rahatsızdır; sıkılıyor, daralıyor. Kalbin bir ürünü olmadığı için bir
kuruntu ve evhamdan başka bir şey değildir. Kalbten kaynaklanmadığına
göre, şeytandan kaynaklanıyor, belki kalbe yakın olan şeytanın
lemmesinden geliyor.

Lümme-i şeytaniye hadiste şöyle ifade edilmektedir:

Hadisi Abdullah bin Mes'ud rivayet etmektedir. Resul-i Ekrem (a.s.m.) şöyle buyurmuşlardır:
"Âdemoğlunda
bir şeytanın lemmesi vardır, bir de meleğin lemmesi vardır. Şeytanın
lemmesi, şerre (küfür, günah ve zulme) teşvik etmek ve hakkı
yalanlamaktır; meleğin lemmesi ise iyiliği ilham etmek ve hakkı tasdik
etmektir. Bunu her kim vicdanında hissederse Allah'tan olduğunu bilsin
ve Allah'a hamdetsin. Öbürünü hisseden de şeytandan Allah'a sığınsın.
Daha sonra Resulullah (a.s.m.) şu âyeti (meali) okudu: 'Şeytan sizi
fakir düşmekle korkutur da, cimriliğe ve kötülüğe teşvik eder. Allah
ise Kendi hazinesinden size mağfiret ve bolluk vaad ediyor..."(7)

Hadis-i
şerifte geçen lemme, hadis âlimleri tarafından "şeytanın inmesi,
yakınlığı, dokunması ve vesvesesi" olarak açıklanırken, meleğin lemmesi
de "ilham" olarak izah edilmektedir.
Lemme, şeytan ve meleğin
kalbteki üssü, merkezi, karargâhı ve santralıdır. Bunlar birbirlerine
çok yakındır. Şeytan kendi karargâhından kalbe devamlı vesvese okları
fırlatarak insanı küfre, isyana ve günaha çağırır, hakkı ve hakikati
reddetmeye yöneltir; melek de şeytanın lemmesini bertaraf etmek için
karşı atağa geçer, ilham vererek, onu hayra, güzelliklere, sevaba ve
hakka çağırır.
İşte insanın kalbine gelen, hayal aynasına yansıyan bu çirkin sözler, şeytanın santralından gelmektedir.

Aynı
kalbde şeytanın santralı ile meleğin santralının birbirine yakın
olması, aynanın parlak yüzü ile mat yüzünün birarada bulunmasına
benzer. Bir başka ifadeyle bir kütüphanede iyi kitapla kötü kitabın
yanyana durması gibidir.

Bunun için melek ilhamı ile şeytan vesveseninin birbirine yakın olması insana bir zarar vermez.
Nasıl olursa, insan vesveseden zarar görür?

İnsan
vesvesenin zarar vereceği vehmine kapılır, zarar verdiğini düşünürse
zarar görür. Böylece kalbini sıkıntıya sokmuş, ıztıraba sürüklemiştir.
Çünkü hayali hakikat sanmıştır. Bir şeytan işi olan vesveseyi kendi
kalbine mal etmiştir. Şeytanın vesvesesini kalbinden gelen bir söz gibi
kabullenmiştir. Yani vesvesenin zarar verdiği kanaatine varmış, zarar
görmüştür. Tehlikeli sanmış, tehlikeye düşmüştür. Zaten şeytan da böyle
bir şeyi istemektedir ve şeytanın dediği olmuştur.
Bundan kurtulmak için ne yapmalı? Hadiste de bildirildiği gibi, hemen şeytanın şerrinden Allah'a sığınmalıdır.

1 Enfal Sûresi, 24.
2 Teğâbün Sûresi, 11.
3 Ra'd Sûresi, 28.
4 Fetih Sûresi, 4.
5 Hucurât Sûresi. 7
6 Enfal Sûresi, 2.
7 Tirmizî, Tefsîrü'l-Kurân, hadis no: 2988


Not:
Mehmet Paksu Hocamızın Nesil Yayınlarında çıkan "Vesvese; Sebepler ve
Kurtuluş Yolları" isimli eserini okumanızı tavsiye ederiz.


Sual
: Namaz konusunda vesveseye kapılan kimse bu vesveselerden dolayı
namazını tekrar kılmaz. Kesin olarak bilmediği için bu vesveselere
itibar edilmez. Namaz tam kabul edilir. Bu konuda vesveseye ehemmiyet
verdikçe şüpheler daha da artar. Bu sebebten dolayı vesvese üzerinde
kafa yormayıp ehemmiyet vermemek gerekir.


Cevap : 1-
Namaz konusunda vesveseye kapılan kimse bu vesveselerden dolayı
namazını tekrar kılmaz. Kesin olarak bilmediği için bu vesveselere
itibar edilmez. Namaz tam kabul edilir. Bu konuda vesveseye ehemmiyet
verdikçe şüpheler daha da artar. Bu sebebten dolayı vesvese üzerinde
kafa yormayıp ehemmiyet vermemek gerekir.


2- Özellikle
namaza yeni başlayanlarda bu tür vesveseler olur. Şeytan namazı zor
hale getirmek insanı namazdan uzaklaştırmak için insana vesvese verir.
Namazın kabul olmadı eksik kıldın tam oldu mu diye sürekli vesvese
gelir. Bu durumda şüpheye yer vermeden, gelen vesveseler üzerinde fazla
durmadan namaza devam etmek gerekir. Namazın nasıl kılınacağını iyice
öğrendikten sonra en güzelini yapacağım diye kendimizi sıkıntıya
sokmaya gerek yoktur.

(hanimlar.com)


http://www.habervaktim.com/haberoku.php?id=20977
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör http://www.canmuhammed.ile.biz
 
Vesveseden kurtulmak için ne yapmalı?
Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası
 Similar topics
-
» Bilgisayar Kilitlenirse

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
FORUM ANA SAYFA :: «««««İslam Adına Herşey Burada»»»»» :: Soru&Cevap-
Buraya geçin: