AnasayfaPortal*GaleriSSSAramaKullanıcı GruplarıKayıt OlGiriş yap

Paylaş | 
 

 AK Parti nin savunması TAM METİN

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek 
YazarMesaj
taz
Sitenin Onur Üyesi
Sitenin Onur Üyesi
avatar

Erkek Mesaj Sayısı : 1497
Yaş : 38
Kayıt tarihi : 18/04/08

MesajKonu: AK Parti nin savunması TAM METİN   Salı Mayıs 06, 2008 5:36 pm

AK
Parti'nin Anayasa Mahkemesi'ne 30 Nisan'da verdiği savunması belli
oldu. Haber 7, mahkemeye verilen savunmamın tam metnini yayınlıyor.
İşte o savunma

AK Parti'nin Anayasa Mahkemesi'ne verdiği savunmamın tam metni:

ANAYASA MAHKEMESİ BAŞKANLIĞINA
Esas No: 2008/1 (SP Kapatma)

CEVAP VEREN : Adalet ve Kalkınma Partisi
KARŞI TARAF : Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı
KONU : İddianameye cevaplarımız.
TARİH : 30.4.2008

GİRİŞ
Siyaset
alanında, olgular ile algılar arasında ciddi farklılıklar
yaşanabilmekte, olgular siyasi görüşlere göre farklı
yorumlanabilmektedir. Hukuk alanında ise sübjektif değerlendirme ve
algılar yerine olguları, nesnel gerçeklikleri, somut olay ve eylemleri
objektif norm ve kurallarla değerlendirmek bir zorunluluktur.
Hukuk
alanında keyfilik, kişisellik ve sübjektiflik, bu iddianamede görüldüğü
gibi gerçeklikten uzaklaşmaya ve hukuk standartlarının örselenmesine
yol açmaktadır.
Hukuk alanında olguların doğru algılanamaması ve
çarpık bir okuma sonucu gerçeklerle ilgisi olmayan sonuçlara
ulaşılmasının hepimiz için telafisi imkansız zararlar doğuracağı
açıktır.
Bu iddianame, hukuk sisteminin en temel karakteri olan
objektiflik, nesnellik, nedensellik ve rasyonelliğe dayanmamakta; en
iyimser yaklaşımla bir algılama sorununun varlığını ortaya koymaktadır.
Partimiz hakkında hazırlanan iddianame, baştan aşağı gerçekleri tersyüz
eden, değerleri ve kavramları birbirine karıştıran, dahası koruyor gibi
göründüğü ilkelere zarar veren ön yargılı bir yaklaşımı yansıtmaktadır.
Bu iddianamenin gerçekte olup bitenle bir ilgisi bulunmamaktadır.
Esasen böyle bir ilgi kurma kaygısı taşımadığı da ortadadır. Bu
nedenle, iddianamenin ortaya koyduklarıyla gerçekler arasında derin bir
uçurum bulunmaktadır. Sonuçta iddianamenin kanıtladığı tek şey de
budur.
Bu iddianame, bir çelişkiler yumağıdır. Kurulduğu andan
beri Cumhuriyetimizin kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün gösterdiği
çağdaş uygarlık hedefine doğru kararlılıkla yürüyen ve bu yürüyüşün en
önemli dönemeci olan Avrupa Birliği’ne tam üyelik hedefinin
gerçekleşmesi için gerekli her adımı atan bir partinin, laikliğe aykırı
fiillerin odağı haline geldiğini ileri sürmek bir çelişkidir.
Sorunları
derinleştirmek yerine çözüm arayan siyasetlerin, anayasal düzenimizin
temel esaslarını güçlendirmeye mi hizmet ettiği, yoksa Başsavcı'nın
iddia ettiği gibi zayıflatmayı mı amaçladığı sorusu, bize göre
meselenin esasını ortaya koymaktadır.
Milletimizin talep ve
ihtiyaçlarıyla, hak ve özgürlükleriyle, laiklik gibi devletimizin temel
esasları arasındaki yapay çelişkileri ortadan kaldırmayı amaçlayan bu
'büyük uzlaşma' arayışımız, Başsavcı'ya göre suç oluşturmaktadır.
Dayatmacı,
dışlayıcı ve ayrıştırıcı bir siyasi anlayışa karşı, demokratik ve laik
bir hukuk devleti olan Cumhuriyetin değer ve niteliklerini birleştirici
ortak paydalarımız olarak siyasi rekabetin üzerinde tutmaya çalışan bir
partiyi, Cumhuriyetin niteliklerine aykırı bir oluşum olarak göstermeye
çalışmak ciddi bir paradoksu yansıtmaktadır.
Yeni bir siyaset
anlayışıyla demokrasinin kökleşmesi ve özgürlüklerin alanının
genişlemesi için gayret gösteren bir partinin siyasi projesinin, son
kertede demokrasiyle bağdaşmadığını söylemek de ciddi bir çelişkidir.
Milletin menfaatlerini içeride ve dışarıda en iyi şekilde savunan,
Cumhuriyetimizin insan hakları, demokrasi, laiklik ve hukukun üstünlüğü
gibi değerlerini koruyup geliştirmeye çalışan bir siyasi partinin
demokrasiye aykırı bir siyasi projesinin olduğunu iddia etmek
anlaşılabilir bir durum değildir.
Kuruluşundan itibaren şeffaflığı
ve hesap verebilirliği şiar edinmiş ve bunu uygulamalarıyla da
kanıtlamış bir siyasi partiyi, “gizli gündem”i olmakla ve “takiyye”
yapmakla suçlamak ise çelişkilerin belki de en büyüğüdür. Biz ülkemizi
daha ileriye taşımaya yönelik tüm adımlarımızı milletin önünde attık.
Açıkladıklarımız ve yaptıklarımız dışında gizli gündemimiz hiçbir zaman
olmadı, bundan sonra da olmayacaktır.
Hakkımızda düzenlenen
iddianamede temel sorun, AK Partinin siyasi felsefesi ve vizyonunun
anlaşılamamış, hatta daha da vahimi yanlış anlaşılmış olmasıdır.
İddianamede portresi çizilmeye çalışılan partiyle AK partinin hiçbir
ilgisi bulunmamaktadır.
Adalet ve Kalkınma Partisi, ekonomik ve
siyasi krizlerin olumsuz tesirlerinin görüldüğü; din-devlet,
din-siyaset, devlet-toplum ilişkisindeki gerilimlerin yoğun olarak
hissedildiği bir dönemde yeni bir siyaset anlayışı ve tarzıyla ortaya
çıkmıştır. Muhafazakar Demokrat bir siyasal kimlik geliştiren AK Parti,
siyaseti normalleştirmeyi, siyaseti gerçekçi bir eksene oturtmayı, Türk
siyasetinin kronik gerilim alanlarını rahatlatmayı amaçlamıştır.
AK
Partinin kendisini net, somut ve çerçevesi belirlenmiş bir şekilde
ortaya koyması, “gizli gündem”, “takiyye” gibi olumsuz çağrışımların
gereksiz gerilimler üretmesini engellediği gibi, kimlik-eylem-söylem
uyumunu sağlayarak siyasete kalite kazandırmak açısından da önemli bir
farklılık oluşturmuştur.
Partimizin siyaseti normalleştirme
amacıyla geliştirmeye çalıştığı siyasal kimlik yapısının ana merkezini
çatışmacı “kimlik siyaseti”nin reddi oluşturmaktadır.
AK Parti
Türkiye’nin geleneksel kültürel değerleri ile “muasır medeniyet
seviyesinin üstüne çıkma” hedefi arasında bir çelişki değil, uyum
olduğunu gösteren politikalar üretmiştir. Bunu yaparken AK Parti’nin
sosyolojik gücü ile siyasi perspektifinin ürettiği sinerji,
Cumhuriyetimizin mayasında bulunan modernleşme hedefine odaklanmıştır.
AK
Parti, toplumun tüm kesimlerinden, ülkemizin her bölgesinden, bütün
ekonomik ve sosyolojik katmanlarından oy almış bir merkez partisidir.
Partimiz, son genel seçimlerde 81 ilin biri hariç tümünde milletvekili
çıkaran tek partidir. Dolayısıyla AK Parti Türkiye’nin birlik ve
bütünlüğünün teminatıdır. Toplumun tüm kesimleriyle buluşmuş ve
toplumsal barışın, ülkenin birlik ve bütünlüğünün teminatı haline
gelmiş bir partinin Anayasaya aykırı eylemlerin odağı olarak
gösterilmesi düşünülemez.
AK Parti, toplumsal merkeze yaslanarak
ilk günden itibaren ülkemizin ve milletimizin tüm hassasiyetlerine
duyarlı davranmaya azami özen göstermiştir.
Üniter devlet, laik devlet, demokratik devlet vurgusu, AK Parti’nin temel siyasi misyonudur.
AK
Parti, 22 Temmuz seçimlerinde her mitinginde “tek millet, tek bayrak,
tek vatan, tek devlet” vurgusu yapmış, bölge ayırt etmeden aynı
hassasiyeti sergilemiştir.
AK Partinin laiklik konusunda
geliştirdiği anlayış ve siyasi duruş da Türk siyaseti açısından büyük
önem taşımaktadır. AK Parti hükümetleri yasal çerçevede laikliğin
kurumsal ve pratik şartlarına saygı göstermenin ötesinde, geniş
kitlelerin devletin laik karakterini sahiplenmesine önemli bir katkı
sağlamıştır. Laikliğin geniş kitleler tarafından benimsenmesinde,
farklı kesimlerin sisteme entegre edilmesinde partimiz, önemli bir
misyon icra etmektedir.
Bu nedenle, AK Parti laikliğe karşı odak olan değil, laikliği toplumsallaştıran bir harekettir.
Diğer
yandan, bu dava maalesef ülkemize ve milletimize ağır ekonomik ve
siyasi bedeller ödetebilecek bir süreci başlatmıştır. Gerçekten de, AK
Parti hakkında düzenlenen iddianame, Türkiye’nin demokratik hayatını
sarsan, milli iradenin üstünlüğünü tartışmaya açan, gerçeklikleri değil
tezvirat ve yakıştırmaları öne çıkaran bir anlayışa dayanmaktadır.
Bu
davayla hukuk sistemimiz zarar görmektedir. Hukukun siyasallaştığı
düşüncesi, vatandaşların hukuka karşı güven duygusunu zedelemektedir.
Bu
davayla Demokrasimiz zarar görmektedir. Meclis demokrasinin kalbi,
partiler ise bu kalbe kan taşıyan ana damarlardır. Partilerin
kolaylıkla kapatılabilmesi, çoğulcu demokratik siyasetin sorun çözme
işlevini yok etmektedir. Milletimizin demokrasiye olan inanç ve
güvenini derinden sarsmaktadır.
Bu davayla ülkemiz ve milletimiz
zarar görmektedir. Siyasi ve ekonomik istikrarın tahrip edilmesi
ülkenin ve halkın fakirleşmesi, kaybetmesi demektir. Türkiye’ye onlarca
yıl kaybettirmeye kimsenin hakkı olmamalıdır.
Bu davayla
Devletimizin bütünlüğü zarar görmektedir. Türkiye’nin birlik ve
bütünlüğünü zedeleyecek düşünce ve hareketler, bu süreçte güç ve zemin
kazanmaya çalışacaktır.
Hakkımızda düzenlenen bu iddianamedeki
hiçbir iddia ve ithamı kesinlikle kabul etmiyoruz. İddianamenin hukuki
ve siyasi anlamda hiçbir meşruiyetinin de olmadığına inanıyoruz.
Biz
bu iddianamede partimizin değil, partimize gönül veren milletimizin ve
onun temel değerlerinin itham edildiğini düşünüyoruz. Bu iddianamenin
konusu sadece AK Parti değil, onun üzerinden millet iradesi ve
demokratik siyasettir.
Bu iddianame, Cumhuriyetimizin
niteliklerinin halkımızca yeterince sahiplenilmediği varsayımına
dayanmakta, milletimizin devletine ve Cumhuriyetine olan sadakatini
tartışmalı hale getirmektedir. Cumhuriyetimizin bütün kazanımlarını,
bütün başarılarını inkar anlamına gelen bu haksız varsayımı kabul etmek
mümkün değildir. Atatürk, Cumhuriyetin temeli olan ilke ve inkılâpları
millete emanet etmeden yaşatmanın mümkün olmadığına güçlü bir şekilde
inanmış, kurduğu yeni rejimin bütün esaslarını, bu inançla Türkiye
Büyük Millet Meclis’in demokratik iradesiyle hayata geçirmiştir. Bu
sebeple Atatürk ilke ve inkılâplarının koruyucusu, onları hayata
geçiren TBMM’dir, bir bütün olarak Türk milletidir. Türkiye
Cumhuriyeti, bütün nitelikleriyle milletimize mal olmuştur, çağdaşlaşma
süreci milletle buluşmak anlamında amacına ulaşmıştır. AK Parti’nin
iktidarda olduğu bu dönemde AB’ye tam üyelik yolunda kat ettiğimiz
mesafe başta olmak üzere, Atatürk’ün işaret ettiği çağdaşlaşma
hedeflerine her zamankinden daha çok yaklaştığımız aşikardır.
Son
seçimde neredeyse iki kişiden birinin oyuyla çok güçlü bir demokratik
temsil yetkisi alan AK Parti, milletimizin daha demokratik, özgür ve
çoğulcu bir toplumda müreffeh ve huzur içinde birlikte yaşama hakkını
daima savunmuştur, bundan sonra da savunmaya devam edecektir.
Kapatma
talebiyle açılan bu davada, amacımız sadece partimizi savunmak
değildir. Esasen biz milletimize ve devletimize hizmetten başka
savunmayı gerektirecek hiçbir şey yapmadık. Siyaseti her zaman millete
hizmetin aracı olarak gördük. Söylem ve eylemlerimiz insan haklarına
saygılı, demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devleti olan
Cumhuriyetimizin daima ileri götürülmesine yöneliktir.
Bu bağlamda
aşağıda söyleyeceklerimiz, tarihe ve tanıklık ettiğimiz çağa düştüğümüz
notlar olarak görülmelidir. AK Parti olarak bu açıklamaları, aziz
milletimize ve devletimize karşı üstlendiğimiz görev ve sorumluluğun
bir gereği olarak görüyoruz.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör http://www.canmuhammed.ile.biz
taz
Sitenin Onur Üyesi
Sitenin Onur Üyesi
avatar

Erkek Mesaj Sayısı : 1497
Yaş : 38
Kayıt tarihi : 18/04/08

MesajKonu: Geri: AK Parti nin savunması TAM METİN   Salı Mayıs 06, 2008 5:37 pm

I. BU DAVA HUKUKİ DEĞİL, SİYASİ BİR DAVADIR

1. Genel olarak

AK
Parti hakkında düzenlenen iddianame, hukuki bir metin olmaktan ziyade,
ülkenin gerçeklerini ve iktidar partisinin icraatlarını görmezlikten
gelerek, korku ve vehimlerden hareketle geleceğe yönelik spekülatif
öngörülere yer veren kurgusal bir metin niteliğindedir. Muhalif siyasi
partilerin iktidarları yıpratmak için bu tür yollara başvurmaları
anlaşılabilir. Ancak, hukuk sanal değerlendirmelere değil, somut
gerçekliklere, belge ve bulgulara dayanmak zorundadır. Özellikle,
sonuçları bakımından son derece ağır yaptırımlar içeren siyasi parti
kapatma davalarında doğruluğu bile araştırılmaksızın gazete
kupürlerinden seçilerek bir araya getirilen ve her siyasi görüşten
insanların söyleyebileceği sözlerle bir takım kurguların
temellendirilmeye çalışılması son derece tehlikelidir. Bu tehlike, söz
konusu siyasi parti yasama çoğunluğuna sahip ve yürütme görevini
üstlenen iktidar partisi ise daha da vahim bir boyuta ulaşmaktadır.
İktidar
partileri, yasama faaliyetleri ve yürütme icraatları üzerinden devlet
yetkileri kullanan, dolayısıyla meşruiyetini anayasal ve yasal
mekanizmalarla sağlamış olan örgütlerdir. Tam da bu nedenle siyasi
parti kapatma yaptırımına mevzuatlarında yer veren demokratik ülkelerin
hiçbirinde iktidar partisinin kapatılmasına yönelik dava açılmamıştır.
Hatta birçok ülke bakımından böyle bir dava açmak mümkün bile değildir.
Örneğin Federal Alman Anayasa Mahkemesi Kanunu’nun 43 üncü maddesine
göre, siyasi partilerin anayasaya aykırı hâle geldiği iddiasıyla
Federal Almanya Anayasa Mahkemesi’ne başvurma yetkisi, Federal Meclis
(Bundestag), Federal Senato (Bundesrat) veya Federal Hükümet’e aittir.
Söz konusu parti sadece eyalet sınırları içerisinde faaliyet
gösteriyorsa eyalet hükümeti başvuru yetkisine sahiptir. Aynı şekilde
Romanya’da Anayasa Mahkemesi Kanunu’nun 39 uncu maddesi de bir partinin
anayasaya aykırı olduğu gerekçesiyle Romanya Anayasa Mahkemesine
başvuru yetkisini Hükümet ile Senato ve Temsilciler Meclisi
başkanlarına vermektedir.
Türkiye’de de bazı anayasa hukukçuları
iktidar partisinin kapatılamayacağını açıkça vurgulamışlardır. Siyasi
partiler hukuku konusunda çalışmalarıyla bilinen Prof. Dr. Erdoğan
Teziç, TÜSİAD’ın 1997 yılında düzenlediği “Siyasi Partiler” konulu
toplantıda aynen şunları söylemiştir: “Bir şeyi unutmamak lazım, parti
kapatma sayısı bugüne kadar 10’u aşkın, ama Türkiye’de kapatılan
partilere bakarsanız, ya marjinal partilerdir ya da 1982 askeri
yönetimindeki [yönetiminden] sıyrılırken Anayasa Mahkemesi’nin önüne
gelen davalardır. Bir iktidar partisi için kapatma mekanizmasının
işlemesi düşünülemez.” (TÜSİAD, Siyasi Partiler Yasası, “Demokratik
Standartların Yükseltilmesi Paketi”, Tartışma Toplantıları Dizisi-1,
Mayıs 1997, s.50).
İktidar partisinin kapatılması, yasama ve
yürütme organlarını felç ederek çalışamaz hale getirebilecek bir
girişimdir. İçeride ve dışarıda birçok kişinin kapatma davasını “yargı
darbesi” olarak nitelendirmesinin arkasında da bu gerçeklik
yatmaktadır. Demokratik bir sistemi diğer rejimlerden ayıran temel
özellik iktidarın sadece ve sadece seçim yoluyla el değiştirmesidir.
Bir ülkede iktidarlar seçim dışındaki yollarla değişiyor; temel siyasi
kararlar demokratik temsil meşruluğuna sahip olmayanlar tarafından
alınıyor ya da bunlar tarafından seçilmişlere dayatılıyorsa, o ül­kede
seçimler düzenli olarak yapılıyor olsa bile, demokrasiden değil, ancak
bir bürokratik rejimden söz edilebilir.
Nitekim, Anayasa
Mahkemesi’ne göre de “Demokratik devlet, egemenliğin bir kişi, zümre
veya sınıf tarafından, belli sınıflar yararına kullanılmadığı, serbest
ve genel seçimin iktidara gelmede ve iktidardan ayrılmada tek yol
olarak kabul edildiği ve iktidarın bütün millet yararına kullanıldığı…
bir idare biçimidir.” (E.1963/173, K.1965/40, K.T. 26.09.1965).
Kaldı
ki, etkin yargısal denetimin bulunduğu bir hukuk devletinde iktidar
partisinin özgürlükçü demokratik temel düzene yönelik bir tehdit
oluşturduğu da ileri sürülemez. Siyasi iktidarın icraatları anayasa
yargısı ve idari yargı yoluyla denetlenmek suretiyle Anayasanın
üstünlüğü etkili biçimde tesis edildiğinden, ayrıca iktidar partisine
yönelik kapatma davası açılmasını demokrasi ve hukuk devleti ile
açıklamak mümkün değildir.
Diğer yandan, bu dava tüm zamanların en
ironik davasıdır. Kuruluşundan itibaren gece gündüz çalışarak
Türkiye’yi Avrupa Birliği’nin tam üyesi yapmak için uğraşan, ülkeyi
demokratik ve laik bir Avrupa’nın parçası haline getirmek için tüm
adımları atan ve atmakta olan bir siyasi hareketi “laiklik aleyhine
fiillerin odağı” olmakla suçlamak akla, mantığa ve gerçeğe aykırıdır.
Cumhuriyetimizin en önemli çağdaşlaşma projesi olan Avrupa Birliği’ne
tam üyelik, temel dış politika hedeflerimizden biridir. İktidar
partisinin bu projenin gerçekleşmesi için atılması gereken tüm adımları
büyük bir fedakarlık ve gayretle attığı herkesin malumudur.
Türkiye’de
devlet politikası haline gelen AB üyeliği konusunda dönüm noktası
sayılan adımlar iktidarımız döneminde atılmıştır. Müzakere sürecini
başlatan bir iktidara yönelik kapatma davasının bu süreci nasıl bir
tehlikeye sokacağını tahmin etmek güç değildir. Nitekim dava açıldığı
andan itibaren AB’nin en üst düzey yetkililerinin yaptıkları açıklama
ve verdikleri mesajlar çok açıktır. Yasama, yürütme ve yargı
organlarıyla bir bütün olarak hepimizin müzakereleri başarıyla
tamamlama ve siyasi entegrasyonu sağlama yükümlülüğümüz karşısında bu
davanın süreci dinamitleyen niteliği ortadadır. Tarihe ve gelecek
nesillere şu notu düşmek istiyoruz: Tarih ve ona şahitlik eden
milletimiz ülkemizin çağdaş uygarlık mücadelesini engelleyenleri
affetmeyecektir.
İddianamenin özü, partimizin gerçekleştirmeyi
amaçladığı demokratik değişim ve dönüşümün demokrasiyle bağdaşmadığı
varsayımına dayanmaktadır. Bu iddia ve ithamın ispatı olarak da ifade
özgürlüğü kapsamında olan beyan ve açıklamalar ileri sürülmektedir.
Türkiye’de açıklanması ifade özgürlüğü kapsamında bulunan ve daha da
önemlisi farklı siyasi partilerin de açıkça benimsediği ve ifade ettiği
görüşlerin delil olarak sunulması kabul edilemez. Herkesin her ortamda
rahatça söyleyebildiği sözlerin, bir siyasi partinin mensuplarınca da
dile getirilmesi söz konusu partinin aleyhine bir delil olarak
kullanılamaz.
AK Parti, Türkiye’de hak ve özgürlükler alanını
genişleterek demokrasiyi pekiştirmek için kurulmuş ve iktidar olmuş bir
siyasi partidir. İktidara geldiği 2002 yılından bu yana da bu hedefi
gerçekleştirmek, bu ülkeyi çağdaş uygarlık düzeyinin üzerine çıkarmak
için tüm gücüyle çalışmaktadır.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör http://www.canmuhammed.ile.biz
taz
Sitenin Onur Üyesi
Sitenin Onur Üyesi
avatar

Erkek Mesaj Sayısı : 1497
Yaş : 38
Kayıt tarihi : 18/04/08

MesajKonu: Geri: AK Parti nin savunması TAM METİN   Salı Mayıs 06, 2008 5:37 pm

2. İddianamenin Siyasi/İdeolojik Dili
Kapatma
talebinde bulunan iddianame hukuk dışı bir dille kaleme alınmıştır. Her
şeyden önce, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın resmi kayıtlarında
Adalet ve Kalkınma Partisi’nin kısaltmasının “AK Parti” olarak
belirtilmesine rağmen, iddianamede ısrarla “AKP” şeklinde kullanılması
siyasi bir tavrın göstergesidir.
Kamu adına dava açma yetkisine
sahip bir makamın siyaseten tarafsız bir söylem kullanması, iddia ve
ithamlarını hukukla sınırlı tutması gerekir. Halbuki iddianame siyasi
ve ideolojik bir tercihi yansıtmakta, bu haliyle hukuki bir metin
olmaktan ziyade önyargıların egemen olduğu bir siyasi bildiri niteliği
taşımaktadır. Birkaç örnek vermek gerekirse:
“Siyasal İslam,
yalnızca kişi ile tanrı arasındaki alanla sınırlı kalmayıp, devlet ve
toplum düzenini de kapsamına alma iddiasında olmakla, totaliterdir.
Dolayısıyla Türkiye Cumhuriyetinde siyasal İslam’ı esas alan partilerin
Avrupa’daki Hıristiyan demokrat partilerle benzerliği söz konusu
değildir.” (s.114)
“Demokrasiyi bir araç gören bu zihniyet,
‘gerçek amacını doksanlı yıllardan sonra dünyada küreselleşmenin merkez
güçlerinin ülkemiz ve bölge ülkeleri için ürettiği ‘ılımlı İslam’
ideolojisi ve onun siyasi hedefi ‘Büyük Ortadoğu Projesi’nin (BOP)
eşbaşkanları sıfatıyla söylemlerini insan hakları, demokrasi, din ve
vicdan özgürlüğü, öğrenim hakkı gibi asıl referansları olan şeriatla
hiç bağdaşmayan kavramların arkasına gizlenerek’ göstermişlerdir.”
(s.117).
“Cumhuriyete ve onun aydınlanma felsefesine karşı
olanlar, uluslararası dengelerdeki değişim ve küreselleşmenin yarattığı
tek kutupluluğun yönlendirmesiyle Laik Cumhuriyete karşı bir rövanş
arayışına girişmişlerdir. …Ancak bugünkü Laik Cumhuriyet karşıtları
geçmişte hiç olmadığı kadar ve üstelik bu kez uluslararası desteği de
arkalarına alarak, karşı devrim fırsatını ellerine geçirmişlerdir… Laik
Cumhuriyet hiç olmadığı kadar tehlikededir. Çünkü karşı devrimci
unsurlar bugün marjinal unsurlar değil, iktidardırlar” (s.142)
Partimize
iktidar olduğu tarihten beri bazı marjinal siyasi partiler, gazete ve
dergiler kanalıyla yöneltilen bu tür eleştirilerin aynen iddianamede
yer alması hukuk adına üzüntü ve kaygı vericidir. Biz burada normalde
siyasi muarızlarımızın bize yönelttikleri bu tür ciddiyetten uzak
siyasi iddiaları cevap vermeye değer görmüyoruz. Ancak, partimizin
kurulduğu andan itibaren insan haklarına dayanan, demokratik, laik,
çoğulcu bir hukuk devleti olarak Cumhuriyetin korunması ve ilerlemesi
için büyük çaba gösteren bir siyasi parti olduğu iç ve dış kamuoyu
tarafından bilinmektedir. AK Parti olarak bu tür mesnetsiz iddialara
siyasetin sağladığı her türlü meşru zeminde şu ana kadar gerekli tüm
cevapları verdik, bundan sonra da vermeye devam edeceğiz.
Ancak
biz yargının bu tartışmalara alet edilmesine kesinlikle karşıyız. Zira
bu durum, siyasi fikir mücadelesinin meşru zemininden uzaklaştırılarak,
tarafsız olması gereken hukuk ve yargı alanına taşınması anlamına
gelmektedir. Demokrasilerde iktidarlara yönelik muhalefet siyasi
partiler, sivil toplum örgütleri, medya ve aydınlar tarafından
yapılabilir. Yargı kurumları ise hiçbir zaman siyasi muhalefetin aracı
olarak kullanılamaz, kullanılmamalıdır. Aksi takdirde, siyasi görüşler
karşısında tarafsız olması gereken yargının siyasallaşması sürecine
girilecektir. Bu da hukuk devleti ve demokrasinin altını oyacak bir
tehlikeyi beraberinde getirecektir. Hukuk devletinin en önemli
unsurlarından biri yargı tarafsızlığıdır. Yargının tarafsızlığını
kaybederek belli bir siyasi düşüncenin sözcüsü haline geldiğine dair en
küçük bir kuşku bile adalete olan güveni ve dolayısıyla hukuk devleti
anlayışını zedeleyecektir. Bu durum her şeyden önce yargıyı
yıpratacaktır. Dolayısıyla en başta yargı mensuplarının bu sonucu
doğuracak söylem ve eylemlerden kaçınmaları gerekmektedir.
Diğer
yandan, yargının siyasallaşması beraberinde demokratik siyasetin
alanının daraltılması sonucunu doğuracaktır. Siyasi muhalefet görevinin
açık ya da örtülü şekilde yargı tarafından üstlenildiği, yargının
siyasete müdahale ettiği ve siyaseten alınması gereken kararları almaya
başladığı ülkelerde demokrasi büyük bir tehdit altındadır. Siyasetin
yargısallaşması olarak bilinen bu durum, demokratik rejimi “hakimler
yönetimi” anlamına gelen jüristokratik bir rejime dönüştürecektir. Bu
nedenlerle, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı dâhil, tüm yargı
kurumlarının demokratik bir hukuk devleti olan Cumhuriyetimize
“hakimler yönetimi” görüntüsü verecek her türlü girişimden kaçınması
gerekmektedir.
Ayrıca, iddianamenin dili incelendiğinde siyaset
bilimi ve uluslararası ilişkiler gibi disiplinlerin alanına giren
kavramların rasgele ve çoğu kez de yanlış şekilde kullanıldıkları
dikkat çekmektedir. Bunun tipik örneklerinden biri “çoğunlukçu” ve
“çoğulcu” demokrasi kavramlarının kullanımıdır. İddianameye göre
“Adalet ve Kalkınma Partisi Genel Başkanı Recep Tay[y]ip Erdoğan ve
diğer partililerin demokrasiyi çoğulcu değil, ‘çoğunlukçu’ olarak
algıladıklarını gösteren eylem ve demeçleri olası bir ‘çoğunluk
diktasının’ açık işaretleridir” (s.156). Evvela, AK Parti demokrasiyi
hiçbir zaman “çoğunlukçu” olarak algılamamıştır. Genel Başkan başta
olmak üzere parti yetkililerinin “milli irade”ye vurgu yapması,
demokrasinin çoğunlukçu olarak algılandığı anlamına gelmemektedir.
Nitekim, iktidarımız döneminde başta anayasallık denetimi olmak üzere
çoğulcu demokrasinin tüm kural ve kurumlarıyla işletilmesi için her
türlü çaba gösterilmiştir. Modern demokrasilerde anayasalar ve yasalar
çerçevesinde yönetme hakkı elbette azınlığa değil, çoğunluğa aittir.
Yönetme yetkisinin azınlığa ait olduğu rejimlerin adı demokrasi değil,
oligarşidir. Partimiz demokrasinin çoğunluğun sınırsız yönetimi olarak
yorumuna karşı olduğu gibi, demokrasi görüntüsü altında temsil
kabiliyeti olmayan bir azınlığın, belli bir zümrenin yönetimine de
karşıdır.
Kaldı ki, siyaset bilimi literatüründe “çoğunlukçu
demokrasi” (majoritarian democracy) olarak bilinen modelin zorunlu
olarak “çoğunluk diktası”na yol açacağını söylemek siyaset teorisindeki
tartışmalardan ve ampirik gerçeklikten habersiz olunduğunu
göstermektedir. İngiltere ve Hollanda gibi “çoğunlukçu demokrasi”
modeline sahip ülkelerin “çoğunluk diktası” olduğunu söylemek her halde
mümkün değildir. (Arend Lijphart, Patterns of Democracy, New Haven:
Yale University Press, 1999).
Diğer yandan, iddianamede “pozitif
ayrımcılık” kavramı da yanlış kullanılmaktadır. İddianameye göre
“dinsel bir simge olan türbanın yükseköğretimde ve giderek tüm
alanlarda serbestçe takılmasına yönelik politikalar, imam hatip
okullarının sayısının arttırılması ve katsayı sisteminin kaldırılması
gibi uygulamalar genel nüfusun ağırlıklı inanç yapısı gözetildiğinde
İslam için bir pozitif ayrımcılıktır.” (s.115). Oysa “pozitif
ayrımcılık” kavramı, kamu otoritesinin toplumda dezavantajlı konumda
bulunan kesimlere, diğer kesimlerle eşit bir noktaya gelinceye kadar
özel olarak yardımda bulunması anlamına gelmektedir. Bu anlamda
“pozitif ayrımcılık” demokratik ülkelerde temel hak ve hürriyetleri
geliştirmeye yönelik doğru ve olumlu bir politika olarak
benimsenmektedir. Kaldı ki, iddianamede “pozitif ayrımcılık” örnekleri
olarak sunulan yükseköğretim kurumlarında kılık ve kıyafet serbestisi
ile üniversiteye girişteki fırsat eşitliği, bu kişilere tanınacak bir
imtiyaz niteliğinde değildir. Aksine, sözkonusu serbestliği ve katsayı
eşitliğini sağlamaya yönelik politikalar, bu kişilerin ellerinden
alınmış hak ve hürriyetlerin kullanımını sağlamayı amaçlamaktadır.
İddianamedeki
bir diğer çelişki de, onun küreselleşme ve uluslararası toplum karşıtı
söylemiyle, küreselleşen dünyanın önemli bir uluslararası belgesi olan
Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne yaptığı vurgu arasında ortaya
çıkmaktadır. Bir yandan davalı partinin “küreselleşmenin merkez
güçlerinin”, “küreselleşmenin yarattığı tek kutupluluğun
yönlendirmesiyle” ve “uluslararası desteği de arkalarına alarak”
laiklik aleyhine fiillerin odağı haline geldiği ileri sürülmekte, diğer
yandan da bu tez uluslararası bir mahkeme olan Avrupa İnsan Hakları
Mahkemesi’nin kararları ışığında temellendirilmeye çalışılmaktadır.
İddianamede,
"Davalı parti özellikle 22 Temmuz 2008 [2007 olacak] seçimlerinden
sonra, alınan oy oranının etkisi ve cüretiyle toplumu İslam devletine
dönüştürecek projelerini önce yeni bir Anayasa taslağı hazırlamak sonra
da türbanı gündeme getirmek suretiyle laiklik ilkesini hedef alarak
adım adım gerçekleştirmeye başlamıştır," ifadesi yer almaktadır. Bu
cümlede birbiri ardına eklenen iddialar mantık bilimindeki ifadeyle
“nedensellik bağı”ndan yoksundur. Bir olgudan alakasız bir yoruma
varılmış ya da bir önyargılı yorumun delili olarak da ilgisiz bir başka
olgu gösterilmiştir. İddianamenin temel mantığı bu şekilde birbiriyle
alakasız olguların ve iddiaların zoraki birbirine bağlanmasıyla
oluşturulmaktadır.
Bir partinin seçimlerden yüksek oy alması ile
"cüret" kelimesinin yan yana getirilmesi, “demokratik meşruiyet”
kavramıyla çelişen, hukukla ilgisi olmayan tamamen dar politik bir
yaklaşımdır.
Öte yandan AK Parti'yi "toplumu İslam devletine
dönüştürecek proje" sahibi olmakla suçlamak sadece hukuken değil,
siyasi açıdan bile ifade edilemeyecek bir iddiadır. Hukuk maddi
dayanaklar gerektirir. İddianamede anayasal düzene ve AK Parti'nin tüm
politikalarına aykırı böylesine kabul edilemez bir proje ile AK
Parti'yi ilişkilendiren yaklaşım maddi dayanaktan yoksundur.
“İslamcılık”, “siyasal İslam”, “radikalizm”, “köktendincilik” gibi
kavramların bilimsel mahiyetiyle örtüşmeyen ve AK Parti'nin siyasi
tasavvuruyla yakından uzaktan ilgisi olmayan nitelemeler ciddi bir
bilgi eksikliğini ortaya koymaktadır.
İddianamede, AK Parti'ye
hiçbir zaman isnat edilemeyecek sözde bir "siyasal İslam projesi" ile
yeni anayasa çalışmaları arasında bağ kurulması ise tümüyle
dayanaksızdır. Yeni bir anayasa yapılması gerektiği ülkedeki pekçok
siyasetçinin, hukuk kurumunun, akademisyenlerin, sendikaların ve
partilerin ortak kanaatidir. Yıllardan beri bu sebeple çeşitli parti ve
kuruluşlar yeni anayasa çalışmaları yapmaktadırlar. Sözgelimi,
Meclis’teki siyasi partiler (1993), Türkiye Sanayici ve İşadamları
Derneği (1992), Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği (2000) ve Türkiye
Barolar Birliği (2001 ve 2007) gibi kuruluşların yeni anayasa önerileri
bulunmaktadır. Aynı şekilde, Anayasa Mahkemesi’nin de 2004 yılında
anayasa yargısı alanında önemli yenilikler öngören bir anayasa
değişikliği önerisini kamuoyuna sunduğu bilinmektedir.
AK
Parti'nin yeni anayasa çalışmalarının, AB'den müzakere tarihi almış bir
ülkede, çağdaş dünya ile daha çok yakınlaşmaya dönük olduğu açıktır.
Kaldı ki, bazı akademisyenler tarafından hazırlanan, ancak partimizce
son şekli verilmeyen söz konusu anayasa taslağında laiklik ilkesinin
mevcut Anayasaya göre daha da güçlendirildiği herkes tarafından
bilinmektedir. Cumhuriyetin temel ilkelerini aynen muhafaza eden hatta
pekiştiren bu anayasa taslağını “toplumu İslam devletine dönüştürecek
proje”nin bir parçası olarak takdim etmek, akılla, mantıkla ve
iyiniyetle bağdaşmaz. AK Parti'nin anayasa taslağı hazırlama
çabalarının gizli bir niyetin ifadesi olarak okunması, hukuk gibi maddi
dayanaklarla işleyen bir sistem açısından kabul edilemez.
Sonuç
olarak, “köktendinci”, “karşı devrimci”, “siyasal İslam”, “ılımlı
İslam”, “aydınlanma felsefesi”, “küreselleşmenin merkez güçleri” ve
“Büyük Ortadoğu Projesi (BOP)” gibi teorik siyasi tartışmalarda
kullanılabilecek kavramların bir iddianamede yer alması, bu davanın
hukuki değil, siyasi mülahazalarla açıldığı yönündeki kuşkuları
beslemektedir.
Bu kuşkuyu artıran diğer bir husus da, Başbakan
Recep Tayyip Erdoğan’ın 12.02.2008 tarihli Grup toplantısında
anamuhalefet liderine cevap olarak söylediği şu sözlerin iddianamede
yer almış olmasıdır: “İdam sehpasının yolunu gösteriyor. Biz bu yola
çıkarken daha önce de demokrasiye inanmış insanların söylediğini
söylüyoruz. Biz o beyaz çarşaflarla beraber yola çıktık. Biz bu konuda
bedel ödemeye hazırız. Bu konuda rahatız.” (s.53) İddianameye göre,
Başbakan “kefen veya idam gömleğiyle özdeşleşen ‘beyaz çarşaf”
betimlemesiyle devleti ve toplumu dönüştürme kararlılığını ve bu uğurda
neleri göze aldığını vurgulamış, ölüm ve idam çağrıştırmalarıyla halkın
bir kısmını laik devlet aleyhine kışkırtıcı tavrını sürdürmüştür”
(s.135). Oysa, Başbakanın bu sözlerle Başsavcının iddia ettiği gibi
toplumu dönüştürme uğruna değil, milli iradenin üstünlüğünü ve
demokrasiyi koruma uğruna ölümü göze aldığını anlatmak istediği çok
açıktır ve takdir edilmesi gereken bir cesaret örneğidir.
Başsavcı,
bu sözleriyle kamu adına hareket etmesi gereken tarafsız bir hukuk
adamı kimliğini bir kenara bırakmış ve söz konusu polemikte muhalefetin
diliyle konuşan siyasi bir kimliğe bürünmüştür. Parlamento içinde ve
dışında bazılarının sürekli biçimde partimizi 1957 sonrasının Demokrat
Partisine, Başbakanı da Adnan Menderes’e benzettiği ve onların sonu ile
tehdit ettikleri herkesin malumudur. Bu benzetmeler ve tehditler
karşısında “Biz bu yola çıkarken daha önce de demokrasiye inanmış
insanların söylediğini söylüyoruz” diyerek kendisini savunan bir siyasi
liderin sözlerini “halkın bir kısmını laik devlet aleyhine kışkırtıcı
tavır” olarak göstermek, açıkça bir siyasi tavrın ve siyaseten taraf
olmanın işaretidir.
27 Mayıs darbesini yücelten, Adnan Menderes ve
arkadaşlarının idamını “halkın coşkuyla karşıladığını” söyleyenlerin ve
bu yolla bugün yeni 27 Mayıslara davetiye çıkaranların bulunduğu bir
siyasi ortamda demokrasiye olan inancı cesaretle ve kararlılıkla ifade
etmenin hangi mantıkla kınandığını anlamak imkansızdır. İddianamedeki
bu kınama, diğer siyasi imalarla birleşince daha da anlamlı hale
gelmektedir. İddianamenin, bir zamanlar Demokrat Partiye yöneltilen,
“karşı devrimci”, “çoğunlukçu” ve “Laik Cumhuriyete karşı bir rövanş
arayışına girişmiş” gibi ithamları bu kez partimize yöneltmesi, söz
konusu siyasi kampanyaya bir destek niteliğindedir. Sadece bu bile,
iddianamenin hukuki değil tamamen siyasi bir metin olduğunu göstermeye
yeterlidir.
Bu siyasi tavır karşısında AK Parti olarak bizim
konumumuz değişmemiştir. Tüm korkutma, tehdit ve sindirme girişimlerine
karşı diyoruz ki: Bu topraklarda demokrasinin kökleşmesi, devletimizin
güçlenmesi, millet iradesinin yüceltilmesi, insan hakları standardının
yükseltilmesi, milletimizin refah, huzur ve özgürlük içerisinde
yaşaması için elimizden gelen her şeyi yaptık, yapıyoruz ve yapmaya
devam edeceğiz.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör http://www.canmuhammed.ile.biz
taz
Sitenin Onur Üyesi
Sitenin Onur Üyesi
avatar

Erkek Mesaj Sayısı : 1497
Yaş : 38
Kayıt tarihi : 18/04/08

MesajKonu: Geri: AK Parti nin savunması TAM METİN   Salı Mayıs 06, 2008 5:38 pm

II. DEMOKRASİLERDE SİYASİ PARTİ ÖZGÜRLÜĞÜ VE SINIRLARI

1. Demokrasi ve Siyasi Partiler

Demokrasi,
siyasi yönetimin meşruiyetini yönetilenlerin rızasına ve temsiline
dayandıran bir yönetim biçimidir. “Halkın iktidarı” anlamına gelen
demokrasi, eşitlik, özgürlük ve çoğulculuk gibi değerleri öne çıkaran
toplumların yegâne siyasi tercihidir. Çağdaş demokrasilerin temel ilke
ve kurumları serbest ve düzenli seçimler, çoğulculuk ve siyasi yarışma,
insan hakları, hukuk devleti ve temel politikaları belirleme yetkisine
seçilmişlerin sahip olmasıdır. Demokrasiyi diğer yönetim biçimlerinden
ayıran temel özellik, yönetilenlerin kendileriyle ilgili karar ve
kuralların oluşturulması sürecine katılmalarıdır. Başka bir ifadeyle,
demokrasilerde halk hem yönetilen hem de yönetendir. Demokratik
ülkelerde hukuk kurallarına riayet edenler, son tahlilde başkalarının
iradesine değil, kendi iradelerine itaat etmiş sayılmaktadır. Kısacası,
yönetime ve onun aldığı kararlara meşruiyet sağlayan husus, halkın
temsilcileri yoluyla siyasi sürece katılmasıdır. Dolayısıyla, siyasi
katılım demokrasinin temel unsurudur.
Bu nedenle, halkın yönetime
katılımının başlıca aracı olan siyasi partiler, demokrasilerde merkezi
bir role ve öneme sahiptirler. Siyasi partiler, toplumdaki farklı
düşünce ve görüşleri siyasi alana taşıyarak, halkın temsili, siyasi
iktidarın kullanılması ve muhalefet işlevlerini yerine getirirler. Bu
nedenle demokratik hayatın vazgeçilmez unsurları olarak kabul
edilmektedirler. Modern demokrasiler, aynı zamanda “partiler
demokrasisi” olarak da anılmaktadır. Demokrasiyi geliştiren partilerdir
ve demokrasi partiler dışında düşünülemez. Siyasi partiler, toplumsal
alanda oluşan farklı görüş ve taleplerin siyasi sisteme taşınmasını
sağlayan kurumlardır. Bu yönüyle, partiler sivil toplumla siyasal
toplum arasındaki bağlantıyı kurarlar. Siyasi partiler, bir yandan
toplumsal talepleri siyasi karar alma mekanizmasına taşıyarak aşağıdan
yukarıya bir hareketlilik sağlarken, diğer yandan makro düzeyde
politikaların uygulanması yoluyla da bu taleplerin hayata geçirilmesini
sağlarlar. Bu fonksiyon onları siyasi katılımın temel araçları konumuna
getirmektedir. Bu nedenledir ki, siyasi partiler uluslararası
sözleşmeler ve demokratik anayasalar tarafından güvence altına
alınmıştır.
Nitekim, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine göre, siyasi
partiler demokrasinin layıkıyla işleyebilmesi için hayati bir rol
oynayan örgütlerdir. Bu nedenle, partilere yönelik her müdahale,
kaçınılmaz olarak hem örgütlenme özgürlüğünü hem de sonuçta demokrasiyi
etkileyecektir. (TBKP/Türkiye, par.25, 31). Dolayısıyla, bir siyasi
partinin kapatılması, ancak fevkalade ciddi durumlarda başvurulabilecek
son derece ağır bir yaptırımdır. (Sosyalist Parti/Türkiye, par.51;
ÖZDEP/Türkiye, par.45).
Siyasi parti özgürlüğü, çoğulcu
demokrasilerin olmazsa olmazı olan düşünce ve ifade özgürlüğünün özel
bir kullanım biçimidir. Siyasi partiler toplumsal ve siyasi sorunların
çözümüne yönelik farklı programlara sahiptirler. Partileri birbirinden
ayıran ve siyasi parti özgürlüğünü anlamlı kılan temel özellik de
budur. Tüm siyasi partilerin aynı görüşleri benimsemesi ve adeta ortak
programa sahip olmasının istenmesi çoğulcu demokrasiyle bağdaşmaz.
Siyasi partilerin savunduğu görüşlerin değeri, onların doğru, tutarlı
veya isabetli olmasından değil, demokratik ve barışçıl bir yöntemle
ifade edilmiş olmasından kaynaklanmaktadır. Farklı görüşlerin
yasaklanması, siyasi rejimi özgürlükçü, çoğulcu ve demokratik olmaktan
çıkarıp, tek sesli ve baskıcı bir yapıya dönüştürme tehlikesi
doğurabilir.
Demokrasilerde, siyasi partiler kendi görüşleri
doğrultusunda oluşturdukları programları ile halkın karşısına çıkarlar
ve iktidarı yarışmacı seçimler sonucunda elde etmeyi amaçlarlar.
Serbest seçimler sonucunda iktidara gelen bir parti, ülke sorunlarının
çözümü için demokrasi ve hukukun üstünlüğü çerçevesinde programını
uygulama yetkisine sahiptir. Demokrasilerde iktidarların el
değiştirmesi ancak seçim yoluyla mümkündür.
Siyasi partiler sahip
oldukları vazgeçilmez konumları nedeniyle, demokrasilerde hukuki
güvenceye kavuşturulmuştur. Bu çerçevede partilerin yasaklanması
konusunda çok önemli koruyucu hükümler getirilmiş ve kapatılmaları
oldukça zor koşullara bağlanmıştır. Kapatma biçimindeki yaptırım,
siyasi parti özgürlüğünün özünü ortadan kaldırabileceği içindir ki,
ancak zorunlu durumlarda istisnai ve en son çare olarak
düşünülmektedir. Siyasi partilerin keyfi ve ölçüsüz olarak
yasaklanmasının çoğulcu demokratik rejimin özünü zedeleyeceği kabul
edilmektedir.
Batılı demokrasilerdeki siyasi partilerin
yasaklanması konusundaki uygulamada da bu evrensel standartlara uygun
hareket edilmiştir. Nitekim Avrupa’da 1950’lerden bugüne kadarki
süreçte sadece üç siyasi parti kapatılmıştır. Bunlardan ikisi,
Avrupa’nın yaşadığı totaliter diktatörlüklerin etkisiyle Federal
Almanya’da verilmiş kapatma kararlarıdır. Bu partilerden Nazi partisi
olan Sosyalist Reich Partisi 1952 yılında, Alman Komünist Partisi ise
1956 yılında kapatılmıştır. Türkiye’de siyasi parti kapatma yaptırımına
sürekli örnek gösterilen Almanya’da, Anayasa Mahkemesi, 1951 yılında
Federal Hükümet tarafından açılan Komünist Partisi davasında, bir
siyasi partinin siyasi yarışma sonucu tasfiye olmasının onun bir yargı
kararıyla yasaklanmasına nazaran daha doğru olacağı düşüncesiyle,
yıllarca kapatma kararı vermekten imtina etmiş, ancak Hükümetin
başvurusunu geri çekmeyeceğine kanaat getirince kapatma kararı
vermiştir. (Donald P. Kommers, The Constitutional Jurisprudence of the
Federal Republic of Germany, Durham&London: Duke University Pres,
1989, s.227-228). Ayrıca, bu ülkede kapatılan partilerin devamı
niteliğindeki partilerin halen siyasi alanda faaliyetlerini
sürdürdükleri de bilinmektedir. Avrupa’da daha sonraki dönemde
kapatılan yegane parti ise İspanya’daki Herri Batasuna Partisidir. Bu
parti 2003 yılında ayrılıkçı terör örgütü ETA ile organik bağının
bulunduğu gerekçesiyle kapatılmıştır.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör http://www.canmuhammed.ile.biz
taz
Sitenin Onur Üyesi
Sitenin Onur Üyesi
avatar

Erkek Mesaj Sayısı : 1497
Yaş : 38
Kayıt tarihi : 18/04/08

MesajKonu: Geri: AK Parti nin savunması TAM METİN   Salı Mayıs 06, 2008 5:39 pm

Siyasi partilerin kapatılması konusundaki evrensel standartların, insan
haklarına saygılı ve demokratik bir hukuk devleti olan Türkiye
açısından da geçerli olması gerektiğinde kuşku yoktur. Nitekim 1961 ve
1982 Anayasalarında siyasi partilerin demokratik siyasi hayatın
vazgeçilmez unsurları olduğu açıkça belirtilmiştir. Anayasalarımızda bu
evrensel ilke yer almasına rağmen, uygulamada çok sayıda parti
demokratik sistemlerde ve uluslararası sözleşmelerde öngörülen
kriterlere aykırı bir şekilde kapatılmıştır. Böylece siyasi partilerin
demokrasiler açısından “vazgeçilemezliği” ilkesi adeta tersine
çevrilmiştir. Bu durum, siyasi partileri uygulamada kolaylıkla
“vazgeçilebilir” hale getirmiştir.
1961 Anayasasının yürürlüğe
girdiği tarihten bu yana Anayasa Mahkemesi tarafından yirmidört siyasi
parti kapatılmıştır. Bu sayıya askeri müdahaleler döneminde kapatılan
siyasi partiler dâhil değildir. Kapatılan parti sayısı itibariyle
Türkiye, çağdaş demokrasilerde kırılması imkansız bir rekorun
sahibidir. Sadece 1961 Anayasası döneminde kapatılan parti sayısı bile
tek başına demokratik ülkelerde kapatılan partilerin toplamından daha
fazladır. 1982 Anayasası döneminde daha yoğun biçimde parti kapatma
kararları verilerek siyasi alan iyice daraltılmıştır. Öte yandan, yoğun
biçimde siyasi parti kapatma kararı vermekle, ülkedeki sorunlara
demokrasi ve hukuk sınırları içerisinde çözümler üretme ve sorunları
böylece çözme imkanı da ortadan kaldırılmaktadır. Yasaklama biçimindeki
yaptırım nedeniyle düşünce ve siyasi parti özgürlüklerinin içi
boşaltılmaktadır.
Türkiye uygulamasının evrensel standartlara
uymadığının en açık göstergesi, Anayasa Mahkemesi tarafından verilen
siyasi parti kapatma kararlarının biri hariç tamamının Avrupa İnsan
Hakları Mahkemesi tarafından Sözleşmenin ihlali olarak kabul edilmiş
olmasıdır.
2. Siyasi Partilerin Yasaklanmasında Evrensel Standartlar
İddianamede
siyasi parti kapatma nedenlerinden bahsedilirken AİHS hükümleri ve
Venedik Komisyonu ilkelerine de atıf yapılmakla birlikte, Venedik
Komisyonu ilkelerinin siyasi partiler için son derece güvenceli bir
koruma sistemi getirdiği, sadece şiddeti benimseyen siyasi partilerin
kapatılabileceğine cevaz verdiği gerçeği görmezlikten gelinmektedir.
Avrupa
Konseyi bünyesinde ortak bir demokrasi standardını oluşturmak amacıyla
kurulan Venedik Komisyonu, siyasi partilerin yasaklanması ve
kapatılmaları konusundaki 2000 tarihli raporunda şu ilkeleri
belirlemiştir:
Siyasi partinin anayasada barışçıl yöntemlerle bir
değişiklik yapmayı savunması tek başına onun yasaklanması ya da
kapatılması için yeterli bir delil olarak görülemez.
Siyasi
partiler, ancak şiddet kullanmayı savunmaları ya da demokratik anayasal
düzeni ortadan kaldırmak suretiyle hak ve özgürlükleri yok etmek
amacıyla şiddeti siyasi bir araç olarak kullanmaları durumunda
yasaklanabilir.
Partilerin yasaklanması veya kapatılması biçimindeki yaptırım istisnai bir tedbir olarak en son çare biçiminde kullanılmalıdır.
Siyasi
parti hakkında dava açılmadan önce, davayı açacak hükümet ya da diğer
devlet organlarınca, siyasi partinin özgür ve demokratik siyasi düzen
veya hak ve özgürlükler için gerçek bir tehlike oluşturup
oluşturmadığına ve kapatma ya da yasaklama yaptırımı dışında daha hafif
tedbirlerle bu tehlikenin önlenmesinin mümkün olup olmadığına
bakılmalıdır.
Siyasi parti kapatma davaları, hukuki usulün tüm
güvencelerine yer veren, aleni ve adil bir yargılama sonucunda karara
bağlanmalıdır.
Bu ilkelerden de anlaşılacağı üzere, Venedik
Komisyonu siyasi partilerin ancak şiddeti savunma veya şiddeti politik
bir araç olarak kullanma durumunda kapatılabileceğini belirtmektedir.
Diğer
yandan, siyasi partilerin kapatılması, Avrupa İnsan Hakları
Sözleşmesinin birçok maddesiyle ilgilidir. Partilerin tüzel kişilik
olarak kurulması ve faaliyette bulunması, temel olarak 11 inci maddenin
koruması altındadır. AİHM, siyasi parti özgürlüğünü örgütlenme
özgürlüğünün bir unsuru olarak görmektedir.
Siyasi partilerin
kapatılmasına ilişkin davalar Sözleşmenin 10 uncu maddesiyle korunan
ifade özgürlüğüyle de yakından ilgilidir. Kapatma davasında sunulan
“delillerin” neredeyse tamamı ilgili parti üyelerince değişik
tarihlerde yapılan açıklamalardan ibaret olduğundan, dava açısından
ifade özgürlüğünün önemi daha da artmaktadır.
Yargılama sırasında
ortaya çıkabilecek ihlaller Sözleşmenin adil yargılanma hakkını
düzenleyen 6 ncı maddesini de devreye sokabilecektir. Kapatma kararının
sonuçları dikkate alındığında, mülkiyet hakkı ihlali de gündeme
gelebilecektir.
Ayrıca, bir siyasi partinin kapatılmasına neden
olduğu gerekçesiyle partili milletvekillerinin parlamento üyeliğinin
düşürülmesi ve beş yıl süreyle herhangi bir partide yer alamaması
yaptırımı, AİHS’in 1 nolu Protokolünün 3 üncü maddesine aykırılık
sonucunu doğurabilecektir. Sadak/Türkiye (2002) kararında AİHM,
başvurucuların partilerinin kapatılması sonucu otomatik olarak
milletvekilliklerinin düşmesinin orantılı bir yaptırım olmadığına karar
vermiştir. Mahkemeye göre, bu yaptırım Sözleşmenin 1 Nolu Protokolünün
3 üncü maddesinde korunan seçilme ve parlamento üyesi olma hakkının
özüyle bağdaşmadığı gibi, başvurucuları parlamentoya üye olarak
gönderen seçmenin egemen iradesini de ihlal etmiştir. (par.40).
Aynı
şekilde, partilerinin kapatılması sonucu haklarında beş yıl parti
yasağı getirilen Nazlı Ilıcak, Merve Kavakçı ve Mehmet Sılay’ın
başvuruları üzerine, 2007 yılında AİHM, Sözleşme’nin seçme ve seçilme
hakkının ihlal edildiğine karar vermiştir. AİHM’in bu kararlarına göre,
Anayasanın milletvekilliğinin düşmesi ve beş yıllık parti yasağı
sonuçlarını doğuran hükümleri siyasi parti mensupları bakımından
oldukça ağır bir yaptırım öngörmektedir. Başvuru sahipleri hakkında
uygulanan bu ciddi yaptırımlar, sınırlama sebebi olan meşru amaçlarla
orantısız bulunmuştur.
Siyasi parti özgürlüğünün sınırları
konusundaki AİHM içtihadı Türkiye’de kapatılan partilerin yaptığı
başvurular üzerine oluşturulmuştur. AİHM bu kararlarında siyasi
partilerin kapatılmasına ilişkin ilke ve ölçütleri açık bir biçimde
ortaya koymuştur. Bu ilke ve ölçütleri şu şekilde özetlemek mümkündür:
· Siyasi parti kararlarında AİHS’in 11 inci maddesi, ifade özgürlüğünü koruyan 10 uncu maddeyle birlikte değerlendirilmelidir.
·
Siyasi partilerin program ve projelerinin devletin anayasal yapısı ve
ilkeleriyle uyuşmaması, bunların demokrasiyle de bağdaşmadığı anlamına
gelmez. Buna göre, demokrasinin kendisine zarar vermediği müddetçe,
siyasi partiler mevcut anayasal düzeni sorgulayabilirler, farklı siyasi
görüşleri savunabilirler.
· Siyasi parti özgürlüğüyle ilgili
Sözleşmenin 11 inci maddesinin ikinci fıkrasındaki sınırlama sebepleri
oldukça dar ve katı yorumlanmalıdır.
· Siyasi partiler, inandırıcı ve zorunlu sebeplerle ve ancak istisnai olarak kapatılabilir.
· Bir siyasi partinin gerçekleştirdiği faaliyetlerde kullandığı tüm yöntemler hukuki ve demokratik nitelikte olmalıdır.
· Siyasi partinin önerdiği değişikliklerin kendisi de bizzat temel demokratik ilkelere uygun olması gerekmektedir.
·
Siyasi partinin tüzük veya programındaki ifadelerden hareketle
kapatılması söz konusu olamaz, partinin somut öneri ve faaliyetleri
olmalıdır.
· Siyasi partilere yönelik sınırlamalar, demokratik bir
toplumda zorunlu ve meşru amaçla orantılı olmalıdır. Kapatma
yaptırımının “zorlayıcı toplumsal ihtiyaca” cevap vermeye yönelik
olması gerekir.
İddianamede siyasi partilerin yasaklanması
konusunda AİHM kararları ile ortaya konulan ölçütlere yer verilmekle
birlikte, bu ölçütlere göre neden AK Partinin kapatılması gerektiği
hiçbir şekilde ortaya konulamamıştır. Aksine, iddianamede yer verilen
AİHM ölçütlerinin dikkate alınması halinde bu kapatma davasının hiç
açılmaması gerekirdi.
Nitekim, AİHM’e göre parti kapatma
yaptırımının “zorlayıcı toplumsal gereksinim” şartını sağlayıp
sağlamadığını belirlemek için şu üç temel şartın gerçekleşmesi
gerekmektedir (RP/Türkiye, Büyük Daire, par.104):
(1) Bir
siyasi partiden kaynaklanan demokrasiyi ortadan kaldırmaya yönelik
riskin yeteri kadar yakın/kaçınılmaz olduğunu gösterecek, varlığı ispat
edilmiş sağlam, inandırıcı deliller bulunmalıdır.
(2) İlgili siyasi parti yöneticilerinin ve üyelerinin eylem ve beyanları partiye isnat edilebilir nitelikte olmalıdır.
(3) Siyasi
partiye isnat edilebilir nitelikteki eylem ve beyanlar, partinin
“demokratik toplum” kavramıyla bağdaşmayan bir toplum modelini tasavvur
ettiğini ve savunduğunu açıkça ortaya koyacak şekilde bir bütün teşkil
etmelidir.
Bu şartların hiçbiri bu davada söz konusu değildir,
olamaz da. Çünkü AK Parti, demokrasiye yönelik yakın ya da uzak bir
risk teşkil etmek bir yana, bu ülkenin demokratlarının yöneldiği
neredeyse yegane adres haline gelmiştir. Bu gerçeğe tersinden bakmak ve
aksini göstermeye çalışmak için kullanılan sözler, hiçbir şekilde
AİHM’in kastettiği anlamda hukuki ve inandırıcı delil olarak
vasıflandırılamaz. Doğrulukları bile araştırılmadan dosyaya konan
gazete haberleri, bağlamlarından koparılan sözler, tekzip edilen
beyanlar, yanlış çevrilen röportajlar ve tüm bunlardan çıkarılmaya
çalışılan kurgusal ve sanal sonuçlar eğer gerçekten “delil” kabul
edilecekse, bu “deliller” karşısında yeryüzünde demokrasi için risk
teşkil etmeyecek bir siyasi parti bulmak imkansız hale gelecektir.
Öte
yandan iddianame, partimizi geçmiş bazı partilerin devamı olarak
gösterme gayreti içindedir. Burada amaç bellidir. AİHM’in bir siyasi
partiyle ilgili olarak verdiği karardan hareketle, partimizin de
kapatılmasının Sözleşme’ye uygun olacağı izlenimi oluşturulmak
istenmektedir. Ancak, bu gayret beyhudedir. AK Parti 2001 yılında
tamamen yeni bir parti olarak kurulmuş ve bunu sadece söylemleriyle
değil, eylemleriyle de göstermiştir.
AK Parti, programını henüz
gerçekleştirme imkanı bulamamış bir muhalefet partisi de değildir.
Şimdiye kadar, ülkenin daha ileri gitmesi için önerdiği ve yaptığı tüm
reformlar, AİHM’in öngördüğü kriterler çerçevesinde her bakımdan yasal
ve demokratik araçlarla gerçekleşmiştir. AK Partinin şu ana kadar
gerçekleştirdiği ve gerçekleştirmeyi taahhüt ettiği önerilerin tamamı
da demokrasinin temel ilkeleriyle uyumludur. Hatta, 2002 yılından beri
yapılanlar Türkiye’de insan hakları, demokrasi ve hukukun üstünlüğünün
tarihte hiç olmadığı kadar pekiştirilmesine imkan sağlamıştır. Bu açık
ve yalın gerçeğe rağmen partimizle ilgili doğrudan veya dolaylı olarak
“antidemokratiklik” suçlamasının yapılması, bilinen tüm akıl ve mantık
kurallarını alt üst etmek olacaktır. Bu durum, şayet kavram
karışıklığından kaynaklanmıyorsa, kesinlikle bir önyargı ve kötü
niyetin ürünüdür.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör http://www.canmuhammed.ile.biz
taz
Sitenin Onur Üyesi
Sitenin Onur Üyesi
avatar

Erkek Mesaj Sayısı : 1497
Yaş : 38
Kayıt tarihi : 18/04/08

MesajKonu: Geri: AK Parti nin savunması TAM METİN   Salı Mayıs 06, 2008 5:39 pm

3. Türkiye’de Siyasi Partilerin Yasaklanması
Türkiye’de
siyasi parti özgürlüğü ve sınırları Anayasa ve Siyasi Partiler Kanunu
tarafından düzenlenmiştir. 1995 ve 2001 yıllarında yapılan Anayasa
değişiklikleri ile evrensel standartlara uyum amacıyla siyasi partileri
korumaya yönelik daha güvenceli hükümler getirilmiş ve kapatma
zorlaştırılmıştır. 1995 yılında Anayasanın 69 uncu maddesinin altıncı
fıkrasında yapılan değişiklikle, siyasi partilerin 68 inci maddenin
dördüncü fıkrası hükümlerine aykırı eylemlerinden ötürü kapatılmasında
“odak olma” koşuluna yer verilmiştir. 2001 yılında ise odak olmanın
şartları 69 uncu maddenin altıncı fıkrasına eklenerek, siyasi
partilerin eylemleri nedeniyle kapatılmaları önceki duruma göre daha da
zorlaştırılmıştır. 2001 yılında ayrıca, Anayasa Mahkemesinin siyasi
parti kapatma davalarında kapatma için en az beşte üç oy çokluğuyla
karar alma şartı getirilmiş (m.149/1) ve kapatma yaptırımı yerine, dava
konusu fiillerin ağırlığına göre ilgili siyasi partinin Devlet
yardımından kısmen veya tamamen yoksun bırakılmasına da karar
verilebileceği öngörülmüştür (m. 69/7).
2001 Anayasa
değişikliğiyle, bir siyasi partinin “Anayasaya aykırı eylemlerin odağı
olması”nın şartları Anayasada açıkça düzenlenmiştir. Buna göre, bir
siyasî parti, Anayasanın 68 inci maddesinin dördüncü fıkrası
hükümlerine aykırı eylemler “o partinin üyelerince yoğun bir şekilde
işlendiği ve bu durum o partinin büyük kongre veya genel başkan veya
merkez karar veya yönetim organları veya Türkiye Büyük Millet
Meclisindeki grup genel kurulu veya grup yönetim kurulunca zımnen veya
açıkça benimsendiği yahut bu fiiller doğru­dan doğruya anılan parti
organlarınca kararlılık içinde işlendiği takdirde, söz konusu fiillerin
odağı haline gelmiş sayılır”. (m.69/6).
Bu düzenlemeye göre,
Anayasaya aykırı eylemlerin siyasi parti üyelerince yo­ğun bir şekilde
işlenmesi ve bunların yetkili organlarca benim­senmesi şartlarının
gerçekleştiği somut ve açık kanıtlarla belirlenmelidir. Örneğin, üyeler
bir takım eylemler icra ediyor, fakat parti organları bunları
benimsemiyorsa, parti odak haline gel­mez. Yine parti yetkililerinin
“kararlılık içinde” işlenmeyen eylemleri de partiyi odak haline
getirmez. Başka bir ifadeyle, Anayasaya aykırı eylemleri işleyenlerin
bu eylemleri süreklilik içinde ve sıklıkla tekrarlamaları zorunludur.
Ayrıca,
2001 Anayasa değişikliklerinden sonra siyasi partilerin sadece
beyanlardan dolayı “odak” haline gelmesi mümkün değildir. Zira,
Anayasanın 69 uncu maddesinin altıncı fıkrasında “eylemler”den dolayı
bir siyasi partinin odak olabileceği öngörülmektedir. Bu değişiklik,
ifade özgürlüğünün alanını genişletmek amacıyla Anayasanın Başlangıç
kısmının beşinci paragrafında yapılan değişiklikle de paralellik arz
etmektedir. Bu bağlamda, “beyan” değil de “faaliyet”i sınırlandıran bir
değişiklik yapılmıştır. Başlangıç kısmında yapılan bu değişiklikle
“düşünce ve mülahaza” ibaresi “faaliyet” sözcüğüyle değiştirilmiştir.
Anayasa değişikliği teklif gerekçesinde “düşünce ve mülahaza”
ibaresinin “doğrudan düşünceye bir sınır teşkil etmesi nedeniyle”
değiştirildiği açıkça belirtilmiştir.
Diğer yandan, Anayasanın 90
ıncı maddesinde 2004 yılında yapılan değişiklik de siyasi partilerin
kapatılması bakımından önemli sonuçlar doğuracak niteliktedir. Anayasa
Mahkemesi, siyasi partilerin kapatılması davalarını görürken Anayasa ve
Siyasi Partiler Kanununda yer alan hükümlerin yanı sıra, Anayasa’nın 90
ıncı maddesi uyarınca, uluslararası insan hakları sözleşmelerini de
dikkate almak durumun­dadır. Zira Anayasa Mahkemesi parti denetimi
yaparken “bir davaya bakan mahkeme” konumundadır. Nitekim, iddianameye
göre de, “SPY’nın öncelikle İHAS gözetilerek ve Anayasa hükümleri de
İHAS’a göre yorumlanarak, siyasi partiler hakkındaki kapatma yaptırımın
irdelenmesi gerekmektedir” (s.9).
Türk hukuku bakımından
uluslararası sözleşmeler 2004 tarihli Anayasa değişikliğine kadar iç
hukukta kanunlarla eşdeğerde iken, 2004 yılında Anayasanın 90 ıncı
maddesine eklenen bir hükümle insan haklarına ilişkin uluslararası
sözleşmeler ile kanunların çatışması halinde sözleşme hükmünün
uygulanması esası benimsenmiştir. Bu yeni hükme göre, “Usulüne göre
yürürlüğe konulmuş temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası
andlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle
çıkabilecek uyuşmazlıklarda milletlerarası andlaşma hükümleri esas
alınır.” Özellikle parti özgür­lüğünü güvence altına alan Avrupa İnsan
Hakları Sözleşmesinin ifade ve örgütlenme özgürlüklerine ilişkin
hükümleri ile bu hükümlerin uygulanmasına ilişkin Avrupa İnsan Hakları
Mahkemesi içtihatlarının göz önünde tutulması ve bunlar ile iç hukuk
kuralları arasında bir çatışma görülmesi halinde, Sözleşme hükümleri
ile Mahkeme içtihatlarının öncelikle uygulanması zorunludur.
Anayasa
Mahkemesinin parti kapatma konusundaki kararları ile Avrupa İnsan
Hakları Mahkemesinin içtihadı arasında önemli farklılıklar vardır.
Dolayısıyla, Anayasa Mahkemesinin 2004 Anayasa değişikliğinden sonra
bakacağı parti kapatma davalarında AİHM içtihadını dikkate alarak
2004’ten önce ortaya koyduğu ve parti özgürlüğünü büyük ölçüde daraltan
içtihadını değiştirmesi gerekmektedir.
Nitekim Anayasa Mahkemesi,
2.3.2007 tarihli kararıyla, AİHM’in siyasi parti davalarında verdiği
ihlal kararlarını yargılamanın yenilenmesi sebebi olarak kabul
etmiştir. Bu kararında Anayasa Mahkemesi, “Kapatılan Türkiye Birleşik
Komünist Partisi hakkındaki davanın 4.12.2004 günlü, 5271 sayılı Ceza
Muhakemesi Kanunu’nun 311. maddesinin (1) numaralı fıkrasının (f) bendi
uyarınca yargılamanın yenilenmesi yoluyla tekrar görülmesi isteminin,
aynı Yasa’nın 318. maddesi uyarınca KABULE DEĞER OLDUĞUNA” karar
vermiştir.
Bu açıklamalardan da anlaşılacağı üzere, Türkiye’de
siyasi partiler hukuku alanında yapılan anayasal ve yasal
değişiklikler, siyasi partileri daha güvenceli bir konuma getirme
amacını taşımaktadır. Bu değişikliklerden sonra, Türk hukuku bakımından
da bir siyasi parti ancak istisnai durumlarda ve en son çare olarak
kapatılabilecektir. Siyasi parti kapatma davalarında yetkili yargısal
makamların anayasa koyucunun bu açık iradesini dikkate alması,
Anayasanın üstünlüğü ve bağlayıcılığı ilkesinin bir gereğidir.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör http://www.canmuhammed.ile.biz
taz
Sitenin Onur Üyesi
Sitenin Onur Üyesi
avatar

Erkek Mesaj Sayısı : 1497
Yaş : 38
Kayıt tarihi : 18/04/08

MesajKonu: Geri: AK Parti nin savunması TAM METİN   Salı Mayıs 06, 2008 5:40 pm

III. DAVA HUKUKİ TEMELDEN YOKSUNDUR

1. Bu davada “odak” olma şartları gerçekleşmemiştir

1982
Anayasasında yapılan değişikliklerle siyasi partilerin kapatılması
zorlaştırıldığı halde, Adalet ve Kalkınma Partisinin kapatılmasının
talep edilmesi Anayasa ile temelden çelişmektedir. Nitekim, zorlama bir
mantıkla hazırlanan iddianamede, eylemlere dayalı olarak odaklaşmanın
gerçekleştiği hiçbir şekilde ortaya konulamamıştır. Partililere ait,
her biri tek başına açıkça ifade özgürlüğü kapsamında bulunan düşünce
açıklamaları delil olarak sunulmak suretiyle odaklaşma koşulunun
sağlandığı izlenimi verilmek istenmektedir. Bu nedenle, dava bir siyasi
parti kapatma davası olmaktan ziyade, adeta bir ifade özgürlüğü davası
niteliğine bürünmüştür. Dolayısıyla, bu davada Anayasaya aykırı
eylemlerin odağı olma koşulu kesinlikle gerçekleşmemiştir. Şöyle ki:
(a) Yukarıda
açıklandığı üzere, siyasi parti özgürlüğünü genişletmeye ve partilerin
kapatılmasını zorlaştırmaya yönelik anayasa değişikliklerinden sonra
siyasi partilerin sadece beyanlardan dolayı “odak” haline gelmesi
mümkün değildir. Anayasanın 69 uncu maddesinin altıncı fıkrası, bir
siyasi partinin odak olabilmesi için Anayasaya aykırı eylemlerin
varlığını şart koşmaktadır. Oysa, partimiz hakkında açılan davada
sunulan deliller arasında laikliğe aykırı herhangi bir “eylem”
bulunmamaktadır.
(b)
Kaldı ki, iddianamede “laikliğe aykırı eylemler” olarak sıralanan
hususlar, laikliğe aykırı bir nitelik taşımamaktadır. Bu durum
karşısında iddianame ile kurgulanan tez bütünüyle çökmektedir.
(c) Parti üyelerine ait olduğu belirtilen “eylemler”in parti yetkili organlarınca benimsendiğine dair deliller sunulamamıştır.
(d)
Parti yetkili organları olarak Anayasada “partinin büyük kongre veya
genel başkan veya merkez karar veya yönetim organları veya Türkiye
Büyük Millet Meclisindeki grup genel kurulu veya grup yönetim kurulu”
sayılmıştır. Anayasada sayılan yetkili organlardan sadece Genel Başkan
“tek kişi”dir, diğer organlar “kurul” niteliğindedir. Kurul
niteliğindeki organların eylemlerinden söz edebilmek için bu kurullarca
alınmış kararların bulunması zorunludur. Halbuki, iddianamede sunulan
deliller arasında tek bir kurul kararı dahi bulunmamaktadır.
Siyasi
Partiler Kanunu’nun 102 inci maddesinin ikinci fıkrasına göre de,
“parti genel başkanı dı­şında kalan parti organı, mercii veya kurulu
tarafından Anaya­sanın 68 inci maddesinin dördüncü fıkrasında yer alan
hüküm­lere aykırı fiilin işlenmesi halinde, fiilin işlendiği tarihten
başla­yarak iki yıl geçmemiş ise Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı söz
konusu organ, mercii veya kurulun işten el çektirilmesini yazı ile o
partiden ister.” Oysa, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı iddianamede yer
verdiği ve “eylem” olarak nitelendirdiği hususların hiçbirisi için
partimizden SPK m.102/2 ile getirilen “işten el çektirme” başvurusu
yapmamıştır. Bu durum da partimizin hiçbir yetkili organ, mercii veya
kurulunun Anayasaya aykırı eylemlerinin bulunmadığını göstermektedir.
Dolayısıyla yetkili organların eylemleri olarak geriye sadece AK Parti
Genel Başkanının “ifadeleri” kalmaktadır ki, bunların da “laikliğe
aykırılık” oluşturmadığı aşağıda ayrıntılı örneklerle açıklanacaktır.
(e) Genel
olarak bireyler bakımından düşünce özgürlüğü kapsamında kabul edilen
ifadeler, siyasi parti mensuplarınca kullanıldığında bunların kapatma
nedeni olarak görülmesi ifade özgürlüğüyle ve onun özel bir kullanım
biçimi olan siyasi parti özgürlüğüyle bağdaşmamaktadır. Herhangi bir
kişinin serbestçe söyleyebileceği bir sözü bir siyasinin evleviyetle
söyleyebilmesi gerekir. Özgürlükçü ve çoğulcu demokrasilerde bundan
daha doğal bir şey olamaz. Aksi halde, farklı toplumsal görüş ve
talepleri siyasi alana taşımak için kurulan siyasi partiler işlevsiz
kalacaktır.
Nitekim AİHM, İncal/Türkiye kararında, demokratik bir
toplumun temel unsuru olan ifade özgürlüğünün siyasi partiler ile
partilerin aktif üyeleri açısından özellikle önemli olduğunu,
siyasilerin ifade özgürlüğünü sınırlamaya yönelik müdahalelerin daha
sıkı bir denetime tabi olması ve otoritelerin siyasilerden gelen
eleştirilere daha çok tahammül etmeleri gerektiğini belirtmiştir
(par.46). Aynı şekilde Castells/İspanya kararında da AİHM, ifade
özgürlüğünün özellikle halkın taleplerini dile getiren seçilmiş siyasi
temsilciler bakımından daha önemli olduğunu, bu nedenle de siyasilerin
ifade özgürlüğüne yönelik müdahalelerde daha dikkatli olunması
gerektiğini vurgulamıştır (par.42).
Kaldı ki bu bağlamda
iddianamede de, “Siyasi partiler, demokratik bir rejimde hak ve
özgürlüklerden en çok yararlanması gereken örgütlerdir. Bu durum siyasi
partiler için daha geniş bir faaliyet alanını ortaya çıkarmaktadır”
ifadesine yer verilmiştir. (s.21). Ancak aynı iddianamede daha sonra
paradoksal biçimde, son derece yalın ve basit düşünce açıklamaları
kapatmaya delil olarak gösterilmektedir. Bu tür düşünce açıklamalarına
dayanarak bir siyasi partinin kapatılmasının talep edilmesi bile tek
başına özgürlükçü demokratik rejimin ne derece ciddi bir tehlike ile
karşı karşıya bulunduğunu gözler önüne sermektedir. Oluşturduğu mantık
kurgusu ile iddianame, demokratik bir ülkede siyasi parti özgürlüğünün
özünü ortadan kaldırması ve siyasi partileri gerçek işlevinin dışına
çıkardığını göstermesi bakımından da bir ibret vesikasıdır.
İddianamede
partililerin Anayasaya aykırı eylemleri olarak nitelendirilen beyan ve
faaliyetlerin neredeyse tamamı, aykırılık oluşturmak bir yana, insan
haklarına bağlı demokrat bir partinin savunması gereken düşünce ve
politikalardan oluşmaktadır. “Anayasaya aykırı eylem” olarak
iddianameye konulan ifadelerde insan haklarına, demokrasiye, laikliğe
ve hukuk devletine vurgu yapılmaktadır. Kaldı ki, bu nitelikte olmayan,
başkalarının katılmayacağı ya da hoş görmeyeceği düşünce açıklamaları
dahi, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ile güvence altına alınan “ifade
özgürlüğü” kapsamında değerlendirilmelidir.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör http://www.canmuhammed.ile.biz
taz
Sitenin Onur Üyesi
Sitenin Onur Üyesi
avatar

Erkek Mesaj Sayısı : 1497
Yaş : 38
Kayıt tarihi : 18/04/08

MesajKonu: Geri: AK Parti nin savunması TAM METİN   Salı Mayıs 06, 2008 5:40 pm

2. Partimizin laikliğe aykırı hiçbir eylem ve söylemi bulunmamaktadır
2.1 AK Partinin Laiklik Anlayışı


Bu
davanın açılmasının temel nedenlerinden biri, iddianamede savunulan
laiklik anlayışı ile partimizin laiklik anlayışı arasındaki
farklılıktır. Buradan hareketle laikliğin gerekleri konusunda da farklı
görüşler ortaya çıkabilmektedir. İddianamede laiklik tek boyutlu bir
kavram olarak görülmekte ve bireylerin benimsemesi gereken “bir uygar
yaşam biçimi” ve “yaşam felsefesi” şeklinde takdim edilmektedir. Bu
yaklaşıma göre, laiklik “toplumların düşünsel ve örgütsel evrimlerinin
son aşaması”dır. Laikliğin bu yorumu 19.yüzyıl pozitivizminin katı
“ilerlemeci” anlayışına dayanmaktadır.
Buna karşılık, AK Partinin
laiklik anlayışı, çağdaş demokratik toplumların özgürlükçü laiklik
anlayışıyla tamamen uyumlu bir yaklaşımı yansıtmaktadır. Partimizin
savunduğu laiklik anlayışı, başkalarının temel hak ve özgürlüklerine
asla bir tehdit içermemektedir. Aksine, bu anlayış tüm bireylerin
farklı inanış ve yaşam biçimleriyle barışçıl bir şekilde bir arada
yaşamasını öngörmektedir. Buna rağmen, iddianame partimizin demokratik
ve özgürlükçü laiklik anlayışını ve onun gereklerini laikliğe aykırılık
olarak göstermeye çalışmaktadır. Buna delil olarak da, Başbakan’ın
laikliğin bir din olmadığı, dine alternatif olarak sunulmasının yanlış
olduğu ve bireylerin değil devletin laik olabileceği yönündeki bazı
sözleri kullanılmaktadır (s.28, 30).
Modern laiklik anlayışı,
farklı din ve inançları sosyolojik bir gerçeklik olarak kabul ederek,
onların bir arada barışçıl beraberliğini sağlamayı hedefleyen siyasi
bir ilkedir. Bu nedenle laiklik bireyi değil, devleti muhatap alır.
Nitekim, Anayasamızın 2 nci maddesinde değiştirilmesi teklif dahi
edilemeyecek bir ilke olan laiklik, Devletin bir niteliği olarak
sunulmuştur. Anayasanın 24 üncü maddesindeki din istismarı yasağının
amacı da, esasen Devletin laik niteliğinin aşındırılmasını
engellemektir. Devletin temel niteliklerinden biri olarak laiklik,
toplumdaki her türlü inanç ve düşünce karşısında eşit mesafede durmayı
gerektirmektedir. Partimizin bu laiklik anlayışı Anayasanın 2 nci
maddesinin gerekçesinde de ifadesini bulmuştur. Bu maddenin gerekçesine
göre “Hiçbir zaman dinsizlik anlamına gelmeyen lâiklik ise, her ferdin
istediği inanca, mezhebe sahip olabilmesi, ibadetini yapabilmesi ve
dinî inançlarından dolayı diğer vatandaşlardan farklı bir muameleye
tâbi kılınmaması anlamına gelir.”
Bu anlamda laiklik, çağdaş
demokrasilerin benimsediği temel ilkelerden biri olan devletin
tarafsızlığının din-devlet ilişkilerine yansımasını ifade etmektedir.
Devletin inançlar karşısında tarafsız kalabilmesi, siyasi ve hukuki
düzenini herhangi bir dinin esaslarına dayandırmaması ile mümkündür.
Bu, laik düzende din işleri ile devlet işlerinin ayrılmasına işaret
etmektedir. Kısacası, çağdaş laiklik anlayışı bir yandan devlet
düzeninin dini kurallara dayanmamasını, diğer yandan da devletin
bireylerin sahip olduğu din ve vicdan özgürlüğünü güvenceye almasını
gerektirmektedir. İktidarımız süresince laikliğin bu iki temel ayağını
aksatacak herhangi bir icraatın içinde olmadık, bundan sonra da
olmayacağız.
Partimizin bu laiklik anlayışı parti programında da
ifadesini bulmaktadır. Programdaki ilke ve esaslara başta Genel Başkan
olmak üzere tüm partililer her zaman uymuşlardır. Genel Başkan Erdoğan,
“Tüzük ve program dışındaki veya bunlara aykırı yaklaşımların partide
yer bulamayacağını” defalarca belirtmiştir. Programın “Temel Haklar ve
Siyasi İlkeler” bölümünde şu ifadeler yer almıştır (EK-1 , AK Parti
Programı):
“Düşünce ve ifade özgürlükleri uluslararası standartlar
temelinde inşa edilecek, düşünceler özgürce açıklanabilecek,
farklılıklar birer zenginlik olarak görülecektir.
Partimiz, dini
insanlığın en önemli kurumlarından biri, laikliği ise demokrasinin
vazgeçilmez şartı, din ve vicdan hürriyetinin teminatı olarak görür.
Laikliğin, din düşmanlığı şeklinde yorumlanmasına ve örselenmesine
karşıdır.
Esasen laiklik, her türlü din ve inanç mensuplarının
ibadetlerini rahatça icra etmelerini, dini kanaatlerini açıklayıp bu
doğrultuda yaşamalarını ancak inançsız insanların da hayatlarını bu
doğrultuda tanzim etmelerini sağlar. Bu bakımdan laiklik, özgürlük ve
toplumsal barış ilkesidir.
Partimiz, kutsal dini değerlerin ve
etnisitenin istismar edilerek siyaset malzemesi yapılmasını reddeder.
Dindar insanları rencide eden tavır ve uygulamaları ve onların, dini
yaşayış ve tercihlerinden dolayı farklı muameleye tabi tutulmalarını
anti-demokratik, insan hak ve özgürlüklerine aykırı bulur. Öte yandan
dini, siyasi, ekonomik veya başka çıkarlara alet etmek veya dini
kullanarak farklı düşünen ve yaşayan insanlar üzerinde baskı kurmak da
kabul edilemez.”
İddianamede partimizi laiklik aleyhine fiillerin
odağı olarak göstermek için kullanılan söylem ve eylemlerin hiçbiri,
laiklik ilkesine aykırı değildir. Örneğin, Türkiye’nin Yugoslavya’ya
benzetilmesi karşısında Başbakanın “Yüzde 99’u Müslüman bir ülke
Türkiye’de din bir çimentodur” sözü laiklik aleyhine bir söylem olarak
takdim edilmektedir (s.29). Bu söz, Türkiye’nin sosyolojik ve kültürel
gerçekliğine ilişkin bir tespitten ibaret olup, ülkemizin asla bir
Yugoslavya olmayacağına işaret etmektedir. Bir ülkede yaşayan
insanların ortak değer olarak bir dine mensup olduklarını ve bu değerin
de en önemli birleştirici unsurlardan biri olduğunu ifade etmenin
laiklikle çelişen hiçbir yönü bulunmamaktadır. Farklı etnik kimlikler
temelinde bölünmez bütünlüğe tehditlerin yöneldiği bir ülkede, bu tür
birleştirici olgusal gerçeklikleri ifade eden bir siyasi liderin
laiklik karşıtlığıyla suçlanmasını anlamak ve bunu laikliğin çağdaş
yorumuyla bağdaştırmak mümkün değildir.
"Türk halkının yüzde
99'unun Müslüman olması"na yapılan vurgu, çok farklı siyasiler,
gazeteciler, yazarlar ve akademisyenlerce benimsenen ve yerli ya da
uluslararası bilimsel metinlerde de yer alan "sosyolojik bir tespit"
olarak kullanılmaktadır.
Ayrıca, Başbakanın söz konusu
konuşmasının bağlamları dikkatle incelendiğinde, bu konuşmaları,
çeşitli kesimlerce toplumumuzda oluşturulmasından kaygı duyulan
“Alevi-Sünni çatışması” gibi konular gündeme geldiğinde ifade ettiği ve
Müslüman olan-olmayan ayrımıyla hiç alakası olmayan, vatandaşlarımız
arasında mezhep ve görüş çatışmasının körüklenmesine karşı birleştirici
bir tutum olarak dillendirdiği görülecektir. Zaten bunu destekleyen
onlarca konuşmasında Başbakan, AK Partinin "din eksenli bir parti
olmadığını" açıkça ifade etmiştir (EK – 2)
Diğer yandan,
iddianamede Genel Başkana atfedilen “Türkler, laikliğin Anglo-sakson
yorumunu daha uygun buluyor” sözü de laikliğe aykırı gösterilmeye
çalışılmaktadır (s.34). Aslında, bu bile tek başına iddianamedeki
laiklikle ilgili argümanların tutarsızlığına açık bir örnek teşkil
etmektedir. İddianame, bir yandan partimizi Türkiye’yi “şeriat
devletine dönüştürme”yi amaçlamakla itham ederken, diğer yandan
Anglo-Sakson laiklik yorumunu daha uygun bulduğumuzu ifade etmektedir.
Bu bir çelişkidir, zira hiçbir Anglo-Sakson ülkesi teokratik bir devlet
sistemine sahip değildir.
Kaldı ki, Kıta Avrupası ülkeleri içinde
laikliği en katı şekilde uygulayan Fransa’da bile “laisizm” ve
“laiklik” kavramları birbirinden ayrılmaktadır. Laisizm bir fikir
akımı, laiklik ise hukukî ve siyasi bir ilkedir. Laisizmin, toplumun
tüm faaliyet alanlarını kilise etkisi ve dini normlardan arındırmayı
amaç edinmesine karşılık, laiklik bunu sadece devletin görev alanına
inhisar ettirmiştir. Oysa, Türkiye’de bu farklılık yeterince
bilinmemekte ve çoğu zaman ikisi birbirine karıştırılarak biri öbürünün
yerine ikame edilmektedir ki, kavram kargaşasına yol açan nedenlerden
biri de budur.
Kurucu üyesi olduğumuz Avrupa Konseyi’ne bağlı
Parlamenterler Meclisi’nin 1993 yılında aldığı 1202 sayılı karar da
Avrupa ortak mekanına hakim olan laiklik anlayışını yansıtmaktadır.
“Demokratik Toplumlarda Dini Hoşgörü” başlığını taşıyan bu kararda
birey-toplum ve din ilişkilerine dair şu tespitlerde bulunulmaktadır:
·
Din, bireyin kendisi ve yaratıcısıyla olduğu kadar, dış dünya ve içinde
yaşadığı toplumla da ilişkilerini zenginleştirici bir işlev görür.
· Batı Avrupa farklı dini inançların hoşgörü içerisinde birlikte yaşayabildiği bir seküler demokrasi modeli geliştirmiştir.
·
İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi (m.18) ve Avrupa İnsan Hakları
Sözleşmesi (m.9) tarafından güvence altına alınan ve insan onurundan
kaynaklanan din özgürlüğünün kullanılması, özgür ve demokratik bir
toplumu gerektirmektedir.
Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi,
bu tespitlerin ardından, Bakanlar Komitesi, Avrupa Topluluğu (Birliği)
ve üye devletlere yasal güvenceler konusunda da şunları tavsiye
etmektedir:
· Din, vicdan ve ibadet özgürlüğünü güvence altına almaya yönelik düzenlemeler yapılmalıdır.
· Giyim, yiyecek ve dinsel günlerin kutlanması gibi konularda farklı dini uygulamalar için gerekli düzenlemeler yapılmalıdır.
Görüldüğü
gibi, AK Partinin dinin birey, toplum ve devlet ile ilişkisine bakışı,
Avrupa ülkelerindeki hakim anlayışla uyum içindedir. Dolayısıyla, bu
bakış açısını yansıtan beyanların laiklik ilkesine aykırı olduğunu
ileri sürmek, çağdaş demokrasilerdeki anlayıştan habersiz olmak
anlamına gelir.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör http://www.canmuhammed.ile.biz
taz
Sitenin Onur Üyesi
Sitenin Onur Üyesi
avatar

Erkek Mesaj Sayısı : 1497
Yaş : 38
Kayıt tarihi : 18/04/08

MesajKonu: Geri: AK Parti nin savunması TAM METİN   Salı Mayıs 06, 2008 5:41 pm

2.2. Laiklik, Başörtüsü ve İfade Özgürlüğü

İddianamenin
partimizi laiklik aleyhtarı olarak takdim ederken kullandığı en temel
argüman üniversitelerde başörtüsü serbestisine ilişkin söylem ve
eylemlerdir. Bu konuda partimiz mensuplarının değişik tarihlerde basına
yansıyan sözleri ve nihayet Parlamentonun kabul ettiği Anayasa
değişiklikleri yeterli “delil” olarak gösterilmektedir.
Bu iddiaya
yönelik cevabımız üç noktada toplanmaktadır. Birincisi, yükseköğretim
kurumlarında kız öğrencilerin başörtüsü ile öğrenim görebilmesine
ilişkin görüşlerin laiklikle ilişkilendirilmesi isabetli değildir.
İkincisi, bu görüşün laikliğe uygun ya da aykırı olup olmadığından
bağımsız olarak, iddianamede delil olarak sunulan sözlerin tamamı ifade
özgürlüğü kapsamında herkesin rahatça dile getirdiği sözlerdir.
Üçüncüsü, Parlamentoda gerçekleşen Anayasa değişikliği ve bu yöndeki
kanun teklifleri birer yasama işlemi olması nedeniyle partimize değil,
yasama organına isnat edilebilecek eylemlerdir.

2.2.1 Üniversitelerde başörtüsü serbestliği bireysel özerkliğin ve özgürlüğün gereğidir
Yükseköğretim
kurumlarında başörtüsü serbestliğinin laiklikle ilişkilendirilmesi,
kavramsal ve ampirik olarak doğru değildir. Yukarıda açıklandığı üzere,
laiklik bir toplumda tüm inanç ve görüşler karşısında devletin
tarafsızlığını gerektirmektedir. Devlet, başkalarına zarar vermediği
takdirde, bireylerin kişisel tercihlerine saygı duymak zorundadır.
Üniversite çağına gelmiş reşit bir öğrenci bireysel tercihleri
nedeniyle başını örtmek istediğinde buna engel olunması onun özgürlük
ve özerkliğine yönelik bir müdahale anlamına gelecektir. Laik devlet,
yetişkin insanları kendileri için neyin doğru ya da yanlış olduğuna
karar verebilecek, dolayısıyla tercihlerini ifade edebilecek özerk
bireyler olarak görmek durumundadır. Bu nedenle, laiklik, bireysel
tercihlerde bulunma ve kendi yaşam biçimini belirleyebilme gücüne sahip
bireylerin oluşturduğu özgür ve çoğulcu bir toplum için elverişli bir
ortam sunmaktadır. Bireysel tercihleri hiçe sayan kısıtlamalar,
toplumun birbirinden farklı inanç, düşünce ve yaşam biçimlerine sahip
bireyleri içerdiği, dolayısıyla çeşitli olduğu gerçeğini de dikkate
almamaktadır. Farklılıkların bir arada yaşatılmasını hedefleyen
demokratik bir ülkede üniversite öğrencilerinin şu ya da bu nedenle
tercih ettikleri bazı kıyafetleri yasaklamak, çoğulculuğu, birlikte
yaşama arzusunu, hoşgörü ve diyalogu ortadan kaldırabilecek bir
uygulamadır. Laik bir düzende yükseköğretim kurumlarında kılık ve
kıyafetin yasaklanmaması, bireysel özgürlüklere, eşitlik ilkesine ve
farklı tercihlere saygının bir gereğidir.
Cumhuriyetimizin temel
ideali, tüm bireylerin ve özellikle genç kızların modern eğitim
sisteminin kazanımlarından faydalanmasıdır. Unutulmamalıdır ki,
Türkiye'de "eğitim ve öğretimin birliği" (Tevhid-i Tedrisat) esastır.
Bu nedenle başörtülü genç kızların devlet tarafından çerçevesi
belirlenen üniversite eğitimi alması, böylece çağdaş bilgilerle
donanmaları Cumhuriyetin kazanımı olacaktır. Bugün modern toplum tüm
bireylerin, özellikle de kadınların modern eğitim alması sayesinde inşa
edilmekte ve sürdürülmektedir. Bu noktada gerçek bir Cumhuriyetçi bakış
açısı, bir kısım kız öğrencilerin başörtüleri sebebiyle modern eğitim
sisteminden dışlanmasını değil, modern eğitim sistemine dâhil
edilmelerini gerektirir. Böylece bu toplum kesimlerini ve
yetiştirecekleri nesilleri toplumsal hayatın merkezi süreçlerine katmak
ve dışlanmalarını önlemek, modern devlet düzeni ve toplum hayatı için
kazanımdır. Unutulmamalıdır ki, modern eğitim sistemi içine dâhil
edilemeyen toplumsal kesimlerin, marjinal ya da radikal bazı fikirler
karşısında bağışıklıkları zayıftır. O nedenle başörtülü olarak eğitim
sistemi içinde yer almak ve çağdaş toplum yapısının gereklerine uygun
bilgilerle donanmak isteyen kişilerin taleplerinin karşılanması laiklik
ilkesini zayıflatan değil, güçlendiren bir yaklaşımdır.
Üniversite
eğitimi din ve devlet işlerinin ayrılması ilkesinin kaynağı olan
seküler bir yapıya sahiptir. Bu yapı içinde din ve vicdan hürriyetinden
faydalanarak başörtüsü örten, vatandaşlık görevlerini yerine getiren
kişilerin modern eğitim hizmeti alma taleplerinin karşılanması siyasi
açıdan ayrıştırıcı değil, topluma entegre edici bir yaklaşımdır. Çağdaş
devlet düzeni açısından tehdit unsuru içeren radikal ve marjinal
fikirlere set çekilmesi, ancak toplumun mümkün olan en geniş kesiminin
eğitim sistemi içine dâhil edilmesi ve demokratik prensipler ışığında
bunun azamileştirilmesi ile mümkündür.
Diğer yandan,
üniversitelerde kılık ve kıyafete yönelik kısıtlamaların laikliğin
gereği olduğu görüşü ampirik olarak da doğru değildir. Laiklik
ilkesinin şu ya da bu ölçüde benimsendiği demokratik ülkelerin
hiçbirinde yükseköğretim kurumlarında başörtüsü yasağının bulunmadığı
bir gerçektir. İlköğretim ve lise düzeyindeki devlet okullarında
başörtüsünü yasaklayan Fransa’da dahi üniversite düzeyinde böyle bir
yasak bulunmamaktadır. Bu bağlamda iddianamede partimizin bu gerçeklere
ilişkin ifadeleri “yanıltıcı” olarak nitelendirilmekte ve “Avrupa’da en
fazla Müslüman nüfus barındıran devletlerden Fransa’da türbanı
okullarda ve kamusal alanda yasaklamıştır” denmektedir (s.114). Oysa
gerçekte “yanıltıcı” olan partimizin görüşleri değil, Başsavcının bu
iddiasıdır. Fransa’da sadece ilk ve ortaöğretim düzeyindeki devlet
okullarında başörtüsü sınırlaması söz konusudur. Üniversite düzeyinde
ise böyle bir sınırlama bulunmamaktadır.
Fransa’da başörtüsü dâhil
dini sembollerin eğitim kurumlarında kullanılması hakkında 2003 yılında
oluşturulan Stasi Komisyonu bir rapor hazırlamıştır. Bu rapor
çerçevesinde 10 Şubat 2004 günü çıkarılan yasayla, ilk ve orta dereceli
devlet okullarında öğrencilerin bir dini eğilimi açıkça ortaya koyan
işaretleri taşımaları ve kıyafetleri giymeleri yasaklanmıştır.
Üniversitelerle ilgili olarak, Stasi Komisyonu önceliğin öğrencilerin
dini, siyasi ve felsefi inançlarını ifade etme hakkına verilmesi
gerektiğini kabul etmiştir. Nitekim, devlet okulları dışında ve
üniversitelerde başörtüsü yasağı bulunmamaktadır.
Kısacası,
Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne tam üyeliği için çalışan bir siyasi
partinin Avrupa’nın hiçbir ülkesinde bulunmayan bir yasağı kaldırmaya
çalışmasını laiklikle ilişkilendirerek Anayasaya aykırı saymak doğru
bir yaklaşım değildir.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör http://www.canmuhammed.ile.biz
taz
Sitenin Onur Üyesi
Sitenin Onur Üyesi
avatar

Erkek Mesaj Sayısı : 1497
Yaş : 38
Kayıt tarihi : 18/04/08

MesajKonu: Geri: AK Parti nin savunması TAM METİN   Salı Mayıs 06, 2008 5:41 pm

2.2.2 Kılık ve kıyafet serbestliğine ilişkin sözler ifade özgürlüğü kapsamındadır
Anayasamızın
2 nci maddesine göre Cumhuriyetin değiştirilmesi teklif dahi
edilemeyecek niteliklerinden biri de “demokratik devlet”tir.
Demokrasinin temeli de ifade özgürlüğüdür. Sözün özgür olmadığı yerde
hiç kimse özgür değildir. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi de ifade
özgürlüğü ile ilgili ilkeleri ortaya koyduğu Handyside kararında ifade
özgürlüğünün demokrasiler için önemini açıkça belirtmiştir. Mahkeme, bu
kararında daha sonra ifade özgürlüğüyle ilgili verdiği hemen her
kararında tekrarladığı şu hususları vurgulamıştır:
· İfade
özgürlüğü, demokratik toplumun asli temellerindendir, toplumun
ilerlemesinin ve bireyin gelişmesinin temel şartlarından birini
oluşturur.
· İfade özgürlüğü, demokratik toplumun vazgeçilmez özelliklerinden olan çoğulculuk, hoşgörü ve geniş görüşlülüğün gereğidir.
·
İfade özgürlüğünün sağlayacağı özgür siyasi tartışma, Sözleşmenin
bütününe egemen olan demokratik toplum kavramının özünü oluşturur.
·
İfade özgürlüğü sadece genel kabul gören, zararsız veya önemsiz fikir
ve haberler için değil; fakat aynı zamanda devlete veya toplumun bir
kısmına aykırı gelen, kural dışı, şaşırtıcı veya endişe verici olan
fikir ve haberler için de geçerlidir.
Üniversitelerde kılık ve
kıyafet serbestliği konusunda kişilerin ve siyasi partilerin farklı
düşünmeleri son derece normaldir. Partimiz her fırsatta bu meselenin
gerginliğe yol açmadan toplumsal ve kurumsal mutabakatla çözümlenmesi
gerektiğine işaret etmiştir. Bu konuda yapılan kamuoyu yoklamalarında
toplumun yaklaşık yüzde sekseninin bu yasağın kalkması yönünde görüş
bildirdiği de bilinmektedir. Demokratik bir toplumda siyasi partilerin
toplumsal sorunlara barışçıl çözüm önerileri sunması ve bu konuda
harekete geçmesi onların varlık nedenidir. Bir siyasi partiyi bundan
dolayı suçlamak demokratik anlayışla bağdaşmamaktadır. Bu, siyasi
alanda tüm partilerden ve siyasilerden aynı görüşü savunmalarını
istemek olur ki, çoğulcu demokrasilerde bu mümkün değildir. Nitekim
açılan bu dava ile adeta, laikliğin iddianamede ortaya konulan
yorumunun bütün siyasi partilere kabul ettirilmeye çalışılması
amaçlanmaktadır.
Oysa siyasi partiler, toplumsal meseleler
hakkında farklı düşündükleri ve farklı çözüm önerileri sundukları için
birden fazladırlar. Üniversitelerde başörtüsü yasağını savunan siyasi
partiler vardır ve muhtemelen bundan sonra da olacaktır. Ancak partimiz
ve diğer birçok siyasi parti ise bu yasağın kalkması gerektiğini dile
getirmiştir. Toplumsal sorunlar karşısında sergilenen bu tür farklı
görüş ve duruşlar, ifade ve örgütlenme özgürlüklerini anlamlı kılan en
önemli unsurdur. İddianamede öyle bir anlayış benimsetilmeye
çalışılmaktadır ki, laiklik ilkesi bağlamında bazı hususların talep
edilmesi bir yana, laiklikle ilgili bazı sorunların varolduğuna işaret
etmek, bu konularda farklı bir fikir beyan etmek hatta laiklikle ilgili
bazı konuları konuşmak bile laikliğe aykırı eylemler olarak
sunulmaktadır.
Halbuki siyasi parti kararlarında AİHM,
demokrasinin ifade özgürlüğüne dayandığını ve bu bağlamda ülke
sorunlarını şiddete başvurmaksızın, diyalog yoluyla çözme fırsatı
sunduğunu belirtmiştir. Mahkeme’ye göre, toplumun bir bölümünün
meselelerini kamuya açık bir şekilde tartışan ve ilgili tarafları
tatmin etmeye yönelik demokratik kurallara uygun çözüm önerileri bulmak
amacıyla siyasi alanda faaliyet gösteren bir siyasi partinin
engellenmesi hiçbir şekilde haklılaştırılamaz. (TBKP/Türkiye, par.57).
Partimizin
üniversitelerde kılık ve kıyafet serbestliği konusundaki görüş ve
politikalarının Anayasa Mahkemesi’nin içtihadına aykırı olduğu,
dolayısıyla bu yöndeki eleştirilerin güçler ayrılığı ilkesini hiçe
saydığı yönündeki görüşün de hiçbir dayanağı bulunmamaktadır.
Başbakanın toplumsal gerilimden uzak durmayı ve uzlaşmayı öne çıkardığı
şu konuşması bile iddianamede “delil” olarak kabul edilmiştir:
“Emredici bir hüküm getirseydi, tüm AB ülkelerinde uygulanması
gerekirdi. Avrupa'da ve dünyada genel olarak üniversitelerde başörtüsü
yasağı yok. AİHM’in Türkiye'ye özgü şartlar nedeniyle böyle bir karar
aldığını düşünüyorum. Böyle bir yasak Anayasa’da yok. Sadece Anayasa
Mahkemesi’nin bir yorumu var. Yasama yeni bir yasa çıkarırsa, Anayasa
Mahkemesi durumu gözden geçirmek zorundadır, bu yorum da kalıcı
değildir. Yasa çıkarabiliriz. Ama arzumuz bu sorun toplumsal gerilime
yol açmasın ve özgürlükler noktasında çözülsün.” (s.43).
Bu ve
benzeri ifadelerin iddianamede yer alması, yargı kararlarının adeta
eleştirilemez olduğuna dair bir inancı yansıtmaktadır. Nitekim,
partimiz yetkililerinin bazı mahkeme kararlarını eleştirmesi “çoğulcu
demokrasinin güçler ayrılığı ilkesine dayandığı gerçeğini adeta
reddederek totaliter bir anlayışın savunuculuğunu” yapmak olarak
nitelendirilmiştir (s.135). Halbuki, yargı kararlarının bağlayıcı
olması onların eleştirilemeyeceği anlamına gelmez. Çoğulcu
demokrasilerde bilhassa siyasi partiler bu kararları eleştirebilir ve
en önemlisi bu kararların değişmesi için faaliyette bulunabilirler.
Esasen bunun aksini düşünmek mümkün değildir. Mahkeme kararları
eleştirilemez kabul edildiğinde hukukun gelişmesi ve kuralların yeni
gelişmeler ışığında yorumlanması imkanı kalmayacaktır. Bu da hukuku
statik bir hale getireceği gibi, demokratik bir ülkede siyasi partileri
işlevsiz kılacaktır.
Nitekim, bazı yargı mensuplarımız da
özellikle Anayasa Mahkemesi kararlarının eleştiriye açık ve değişebilir
nitelikte olduğunu vurgulamışlardır. Sözgelimi, 2006 yılında Anayasa
Mahkemesi’nin 44.Kuruluş Yıldönümü töreninde yapılan açış konuşmasında
dönemin Anayasa Mahkemesi Başkanı H.Tülay Tuğcu aynen şunları
söylemiştir. (EK – 3)
“Anayasa Mahkemesi kararlarının kesin ve
bağlayıcı olması, onların eleştirilemez olduğu anlamına gelmemektedir.
Diğer deyişle, mahkeme kararlarına uyma yükümlülüğü, söz konusu
kararları eleştirme hakkını ortadan kaldırmamaktadır. Bir hukuk
devletinde, yargı kararlarının da eleştirilebilmesi doğaldır. Mahkeme
kararlarının oybirliği ile alınmadığı durumlarda, azlık oyu kullanan
üyelerin düşüncelerinin de bu anlamda karşı hukuki düşünceyi
oluşturduğu açıktır. Anayasa Mahkemesi’nin işin esasına girerek
reddettiği konularda on yıl geçtikten sonra tekrar başvuruda
bulunulabilmesi, Anayasa Mahkemesi kararlarının eleştiriye açık ve
değişebilir nitelikte olduğunun bir diğer kanıtıdır.
Bir hukuk
devletinde, mahkeme kararlarının gerek akademik çevrelerde, gerekse
uygulayıcılar tarafından ele alınıp incelenmesi gerekli ve yararlıdır.
Bu tür eleştirilerin yargıya yeni ufuklar açma olasılığı her zaman
vardır.”
Nitekim Anayasa Mahkemesi, siyasi parti kapatma
davalarında laikliğin gerekleri konusunda birbirinden farklı yorumlar
yapabilmiştir. Örneğin, Özgürlük ve Demokrasi Partisi, "Devlet din
işlerine karışmayacak, din cemaatlere bırakılacaktır" biçimindeki
program hükmüne dayanılarak kapatılmıştır (E. 1993/1, K. 1993/2, K.T.
23.11.1993). Ancak, daha sonra Demokratik Barış Hareketi Partisi
davasında, yine parti programındaki Diyanet İşleri Başkanlığının bir
Devlet kurumu olmaktan çıkarılmasını amaçlayan hükümden dolayı kapatma
talebi reddedilmiştir (E. 1996/3, K. 1997/3, K.T. 22.5.1997). Bu durum,
Anayasa Mahkemesi’nin laiklik yorumunun da sürekli bir değişim ve
gelişim içerisinde olduğunu göstermektedir.
Bu bağlamda partimizin
genel başkanı ve üyelerinin değişik tarihlerde başörtüsünün
yükseköğretim kurumlarında serbest bırakılmasına yönelik
konuşmalarının, ifade özgürlüğü kapsamında değerlendirilmesi
gerekmektedir. Bu konuşmaların hiçbiri, yerleşik mahkeme içtihatlarının
tanınmaması ya da bunların bağlayıcılığının reddedilmesi olarak
görülemez. Kaldı ki, bu konuda birçok siyasi parti görüş açıklamış,
hatta sorunun çözümüne yönelik girişimlerde bulunmuşlardır.
Strasbourg
organlarının üniversitelerde başörtüsü meselesiyle ilgili kararlarına
da yer verilen iddianamede, adeta bu konuda son noktanın konduğu ileri
sürülmektedir. Bu görüş, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin hak ve
özgürlükleri koruma konusunda asgari standartları getirdiği ve bunun
üzerinde bir korumanın taraf devletlerce sağlanmasının mümkün olduğu
gerçeğini görmezlikten gelmektedir. Nitekim Sözleşme’nin 53 üncü
maddesine göre, “Bu Sözleşme hükümlerinden hiçbiri, herhangi bir Yüksek
Sözleşmeci Taraf’ın yasalarına ve onun taraf olduğu başka bir
Sözleşme’ye göre tanınabilecek insan haklarını ve temel özgürlükleri
sınırlayamaz veya onlara aykırı düşecek şekilde yorumlanamaz.”
Leyla
Şahin kararında AİHM, “eğitim kurumlarında dini sembollerin
kullanılması” konusunda Avrupa ülkelerinde farklı uygulamaların
olabileceğini, bu konuda kuralların ülkeden ülkeye değişebileceğini
belirtmiştir. Bu nedenle, Mahkemeye göre, dini sembollerin
kullanılmasına ilişkin hukuki düzenleme yapma konusunda taraf devletler
geniş bir takdir yetkisine sahiptirler (Büyük Daire kararı, par.109).
Kaldı
ki, AİHM’in ihlal bulmadığı kararlardan sonra ilgili devletin hak ve
özgürlükleri koruyucu yönde yeni yasal düzenleme yapmalarının önünde
hiçbir engel bulunmamaktadır. Bunun aksini savunmak, örneğin AİHM’in
Sözleşmeye aykırı bulmadığı Türkiye’deki yüzde onluk seçim barajının
hiçbir zaman değiştirilemeyeceğini ileri sürmek anlamına gelecektir.
Nitekim Büyük Daire’nin Leyla Şahin kararından sonra o dönemde AİHM
yargıcı olan Rıza Türmen de, bu kararın Türkiye’de üniversitelerde
başörtüsü yasağının kaldırılmasına engel olmadığını şu sözlerle dile
getirmiştir: “AİHM, Şahin davasında Türkiye'nin yasak gerekçelerini
AİHS'ye aykırı bulmadı. Karar, üniversitelerde türban yasağının
kaldırılmasının AİHS'ye aykırı olacağı anlamına gelmez"
Ayrıca,
Anayasanın 10 ve 42 inci maddelerinde yapılan değişikliklerin
uygulanması gerektiğine dair açıklamaların “laikliğe aykırı beyan”
olarak sunulması anlaşılır gibi değildir. Örneğin AK Parti Adana
milletvekili Dengir Mir Mehmet Fırat’ın 2008 yılı Şubat ayında yaptığı
bir konuşmada üniversitelerde uygulanan başörtüsü yasağının Anayasa
ihlali olduğunu ileri sürerek, “beğensek de, beğenmesek de 1982
Anayasası yürürlüktedir. Herkes bu Anayasaya uymak
mecburiyetindedir”(s.95-96); Anayasa Komisyonu Başkanı Burhan Kuzu’nun
“Uygulamaya üniversite yönetimleri ve YÖK karar verecek. (…). Derlerse
ki ‘Anayasa değişikliği yeterli’, uygulamayı hemen başlatabilirler.
‘Bekleyelim’ derlerse ek 17. maddenin çıkmasını da bekleyebilirler”; AK
Parti Grup Başkan Vekili Sadullah Ergin’in “Hukuk devletinde hukuka
saygılı olmak lazım. Artık uygulayıcıların da bu düzenlemeye uygun
hareket etmesini umuyoruz” (s.100); AK Parti Grup Başkan Vekili Bekir
Bozdağ’ın “Anayasa değişiklikleri uygulama kabiliyeti olan
düzenlemelerdir. ‘Uygulamam’ deme hakkı hiç kimsede yoktur” (s.101)
şeklindeki sözleri laikliğe aykırı olarak nitelendirilmiştir.
Halbuki,
ülkede yaşayan herkesi ve her kurumu bağlayan Anayasanın uygulanması
gerektiğini söylemek, laikliğe aykırı olmak bir yana, hukuk devleti
olmanın zorunlu bir gereğidir.
Sonuç olarak, sadece laiklik
konusundaki yorum farkından dolayı bir siyasi partinin kapatılmasının
istenmesi, evrensel standartlara uygun laiklik ilkesi, ifade ve siyasi
parti özgürlükleri ile asla bağdaşmaz. Esasen partimizin laiklik
anlayışı da demokratik ülkelerde ve uluslararası belgelerde benimsenen
laiklik anlayışı ile uyumludur. Dolayısıyla, partimizin laikliğin içini
boşalttığı yolundaki iddia bütünüyle temelsizdir. Ayrıca, Anayasanın 2
nci maddesinde Cumhuriyetin nitelikleri arasında laiklik ilkesi yanında
insan haklarına saygılı demokratik hukuk devleti ilkelerine de yer
verilmesi, laiklik ilkesinin bu ilkelerle birlikte ele alınması ve
anlaşılması gerektiğini göstermektedir.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör http://www.canmuhammed.ile.biz
taz
Sitenin Onur Üyesi
Sitenin Onur Üyesi
avatar

Erkek Mesaj Sayısı : 1497
Yaş : 38
Kayıt tarihi : 18/04/08

MesajKonu: Geri: AK Parti nin savunması TAM METİN   Salı Mayıs 06, 2008 5:43 pm

2.2.3 Yasama faaliyeti olan Anayasa değişikliklerinin laikliğe aykırı olduğu ileri sürülemez
İddianamede
TBMM’nin 09.02.2008 tarihinde yaptığı değişiklikler de partimiz
aleyhine en önemli “delil” olarak kullanılmaktadır. Nitekim, Başsavcı
bir gazeteciyle yaptığı mülakatta bu anayasa değişikliklerinin partimiz
hakkında açılan davanın temel gerekçesi olduğunu söylemiştir. (EK – 4)
Nitekim, iddianamede Anayasanın 10 ve 42 inci maddeleri ile ilgili olarak şu hususlara yer verilmiştir:
“Cumhuriyetin
değiştirilmesi ve değiştirilmesi teklif dahi edilemeyen nitelikleri
arasında bulunan laiklik ilkesi gereğince üniversitelerde türban ile
öğrenim görülmesinin mümkün bulunmamasına binaen; Yüksek Öğretim
Kanununda üniversitelerde türbanla öğrenim görülmesini sağlayacak bir
değişikliğin Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edileceğini öngören
davalı Parti önce Anayasa’nın 10. ve 42. maddelerinde değişiklik yapmak
ve daha sonra bu değişikliğe dayanmak suretiyle Yüksek Öğretim
Yasasında yapacağı değişiklikle üniversitelerde türbanla öğrenim
görülmesinin yolunu açmak istemektedir. Yükseköğretim Yasasında
değişiklik içeren teklifin Anayasaya aykırı olduğu tartışmasızdır.
Anayasa değişikliği içeren teklif ise amaç yönünden Anayasaya aykırılık
taşımaktadır.
Anayasanın 10. ve 42. maddelerinde değişiklik
öngören teklif TBMM’de 09.02.2008 tarihinde kabul edilmiş,
Cumhurbaşkanı tarafından onaylanmasını müteakip 5735 sayılı Yasa olarak
23 Şubat 2008 tarihinde Resmi Gazetede yayınlanarak yürürlüğe
girmiştir.”(s.133).
“Türbanın yükseköğretim kurumlarında serbestçe
takılmasına olanak sağlamak üzere Anayasanın 10 ncu ve 42 nci
maddelerinde değişiklik yapılmasını içeren kanun teklifinin Adalet ve
Kalkınma Partisi ile Milliyetçi Hareket Partili milletvekillerinin
imzalarıyla, aynı amaca yönelik olarak 2547 sayılı Yükseköğretim
Kanunun Ek 17 nci maddesinde değişiklik yapılmasına dair kanun
teklifinin ise her iki partili yedi milletvekilinin imzalarıyla
29.01.2008 ve 30.01.2008 tarihlerinde TBMM’ne sunulduğu”
belirtilmektedir (s.112-113).
Evvela, “laiklik ilkesi gereğince
üniversitelerde türban ile öğrenim görülmesinin mümkün bulunmaması”na
dair görüş, yukarıda açıkladığımız nedenlerden dolayı isabetsizdir. Bir
an için, bu görüşün Anayasa Mahkemesi’nin 1991 yılında verdiği “yorumlu
ret” kararına dayandırıldığı düşünülse bile, bu kararın Parlamentonun
aynı konuda bir yasa veya Anayasa değişikliği yapmasını engellediği
savunulamaz. Anayasa Mahkemesi’nin iptal kararından sonra yasama
organının aynı konuda düzenleme yapabileceğine dair çok sayıda örnek
bulunmaktadır.
İkinci olarak, “Yükseköğretim Yasasında değişiklik
içeren teklifin Anayasaya aykırı olduğu tartışmasızdır” sözü de hem
hukuken yanlıştır, hem de Anayasa Mahkemesi’nin yorum yetkisine
müdahale niteliğindedir. Bir kere, bizim anayasal düzenimizde kanun
tekliflerinin Anayasaya uygunluğunun incelenmesi Parlamento dışındaki
bir organ tarafından yapılamaz. Bu anlamda henüz yasalaşmamış,
Parlamentoda yasama sürecinin komisyon ve genel kurul aşamalarından
geçmemiş bir metnin “Anayasaya aykırı olduğu”nun söylenmesi hukuken
hiçbir geçerliliğe sahip değildir.
Üçüncüsü, “Anayasa değişikliği
içeren teklif ise amaç yönünden Anayasaya aykırılık taşımaktadır”
görüşü hem yanlıştır, hem de aynı şekilde yukarıda belirtildiği üzere,
Anayasa Mahkemesi’nin yetki alanına müdahale niteliğindedir. Yanlıştır,
çünkü Anayasanın hükümleri arasında hiyerarşi bulunmamaktadır. Şekil
sakatlığı dışında, Anayasanın bir hükmünün diğer bir hükmüne aykırı
olduğu hukuken ileri sürülemez. Nitekim Anayasamız anayasa
değişikliklerinin esas bakımından denetimini kabul etmediği gibi, şekil
bakımından uygunluk denetimini de “teklif ve oylama çoğunluğuna ve
ivedilikle görüşülemeyeceği şartına uyulup uyulmadığı hususları ile
sınırlı” tutmuştur (m.148/2). Bu anlamda iddianamenin yukarıda
alıntılanan kısmında da belirtildiği üzere 23 Şubat 2008 tarihinden bu
yana yürürlükte bulunan Anayasanın 10 ve 42 nci maddelerindeki
değişikliklerin laiklik ilkesine aykırı olduğu iddiası hukuki açıdan
ileri sürülemez. Kaldı ki, bu değişiklikler kamu hizmetlerinden
yararlanmada kanun önünde eşitlik ilkesi, üniversite eğitiminde fırsat
eşitliği ve öğrenim özgürlüğünün alanını genişletme gibi amaçlar
taşımaktadır.
Diğer yandan, Anayasayı yapma ve değiştirme yetkisi,
herhangi bir iddianameye konu edilemeyecek kadar önemli, demokratik ve
anayasal bir yetkidir. Bu yetkinin ürettiği temel normu denetleme
yetkisi, sadece belli şekil sakatlıkları bakımından Anayasa Mahkemesine
aittir. Hiç kimse, Anayasanın kurucu iktidar olan Meclise verdiği
yetkinin kullanımının, Anayasa karşıtı eylem grubuna girdiği iddiasında
bulunamaz. Böyle bir ilk örneğin, hukuk ve demokrasi tarihinde
Türkiye’de yaşanıyor olması düşündürücüdür.
AİHM de, toplumsal
sorunları çözmek için faaliyet gösteren siyasi partilerin belli şartlar
altında temel anayasal değişiklikler yapabileceğini belirtmektedir. Bu
değişikliklerin iki şarta uygun olması gerekmektedir. 1) Bu amacı
gerçekleştirmek için kullanılan araçların tüm boyutlarıyla yasal ve
demokratik olması gerekir. 2) Değişikliğin bizzat kendisi temel
demokratik ilkelerle uyumlu olmalıdır. (Sosyalist Parti/Türkiye, par.
46 ve 47; Refah Partisi/Türkiye, par.47, Refah Partisi/Türkiye, Büyük
Daire, par.98).
Dördüncüsü, Anayasanın 10 ve 42 nci maddelerindeki
değişikliklere ilişkin kanun teklifi herhangi bir partinin teklifi
değil, milletvekillerinin teklifidir. Anayasaya göre, Anayasa
değişikliklerinin Meclise Bakanlar Kurulu tasarısı olarak getirilmesi
de mümkün değildir. Anayasa değişikliklerinin parlamentoda gizli oyla
yapılması, bu tür değişikliklerden herhangi bir siyasi partinin sorumlu
tutulmasını da hukuken engellemektedir. Nitekim, parlamentodaki
oylamada söz konusu Anayasa değişikliklerinin 411 oyla kabul edilmesi,
AK Partiye mensup milletvekilleri dışındaki diğer partilere mensup
milletvekillerinin de bu değişikliğe olumlu oy verdiklerini
göstermektedir. Bir Anayasa değişikliği teklifine bizzat Anayasanın
kendisi tarafından bu konuda münhasıran yetkilendirilen
milletvekillerinin imza atmalarının Anayasaya aykırı olarak
nitelendirilmesi asla düşünülemez. AK Parti ile diğer partilere mensup
ve bağımsız milletvekillerinin yaptıkları, meşru anayasal yetkilerini
kullanmaktan ibarettir.
Son olarak, Anayasa ve kanun değişikliği
şeklindeki yasama tasarruflarının nasıl denetleneceğine dair hükümler
Anayasamızda açıkça belirtilmiştir. Bu denetimlerin dışında, yasama
tasarruflarından dolayı bir siyasi partinin kapatılmasını istemek
hukukun üstünlüğüne dayanan parlamenter sistemi işlemez hale
getirecektir.
Ayrıca, yükseköğretim kurumlarında kılık kıyafet
serbestliğine ilişkin yasal düzenlemeler daha önceki dönemlerde de
yapılmıştır. Parlamentoda 1988 ve 1990 yıllarında bu konuda iki kez
düzenleme yapılmış, ancak bu düzenlemelerden dolayı dönemin iktidar
partisi hakkında bir kapatma davası açılmamıştır. Öte yandan, yasama
organının partilerden ayrı bir tüzel kişiliği vardır ve yasama
faaliyetlerinden dolayı hukuken partiler sorumlu tutulamaz. Kaldı ki,
yasama organınca kabul edilen kanunların Anayasaya aykırılık taşıması
durumunda Anayasa yargısı denetimi işletilebilmektedir.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör http://www.canmuhammed.ile.biz
taz
Sitenin Onur Üyesi
Sitenin Onur Üyesi
avatar

Erkek Mesaj Sayısı : 1497
Yaş : 38
Kayıt tarihi : 18/04/08

MesajKonu: Geri: AK Parti nin savunması TAM METİN   Salı Mayıs 06, 2008 5:44 pm

3. AK Parti Genel Başkanının açıklamaları da ifade özgürlüğü kapsamındadır
İddianamede
AK Parti Genel Başkanı ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın “laikliğe
aykırı eylemleri” olarak sıralanan 61 adet “açıklama” (s.27-54)
incelendiğinde bunların büyük çoğunluğunun üniversitelerde kılık ve
kıyafet özgürlüğüne ilişkin beyanlar olduğu anlaşılmaktadır. Bu tür
açıklamalar sadece AK Parti mensupları tarafından değil, başka
partilerin mensuplarınca da yapılmıştır. Kaldı ki, kendi bütünlüğünden
koparılarak belli bölümleri alındığı halde iddianameye alınan
kısımlardan bile, bu açıklamalarda sürekli olarak demokrasiye,
laikliğe, hukukun üstünlüğüne, özgürlüğe, uzlaşmaya, kardeşliğe ve
sorumluluğa vurgu yapıldığı açıkça görülmektedir.
Başbakanın,
başörtüsünün dini inancın gereği olup olmadığı hususunun din bilginleri
(ulema) tarafından tartışılacak bir konu olduğuna işaret eden
açıklaması da iddianamede (s.44-45) iyi niyetli olmayan bir
değerlendirmeyle, laikliğe aykırı kabul edilmiştir. Halbuki, Başbakanın
iddianamede yer verilen bu sözleri, hukuk sistemimizde yer alan ve
uygulanan bilirkişilik müessesine ilişkindir. Bu sözler, hukuk
devletinde adil yargılamanın önemli bir unsuru olan “bilirkişilik”
bağlamında değerlendirilmelidir. Laik bir hukuk devletinde yargıçların
bir dinin gerekleri konusunda uzman olmaları beklenemez. Teknik bilgi
ve birikim gerektiren bu hususun yargılama sırasında konunun
uzmanlarına sorulması laiklik ilkesine aykırılık teşkil etmemektedir.
Esasen,
Anayasanın 136 ncı maddesi uyarınca Diyanet İşleri Başkanlığı, “laiklik
ilkesi doğrultusunda, bütün siyasi görüş ve düşünüşlerin dışında
kalarak ve milletçe dayanışma ve bütünleşmeyi amaç edinerek” görev
yapan bir anayasal kurumdur. Diyanet İşleri Başkanlığı Kuruluş ve
Görevleri Hakkında Kanuna göre, Diyanet İşleri Başkanlığı “İslam
Dininin inançları, ibadet ve ahlak esasları ile ilgili işleri yürütmek,
din konusunda toplumu aydınlatmak” üzere kurulmuştur. Nitekim, aynı
kanunla kurulan Din İşleri Yüksek Kurulu, dönemin Devlet bakanlarından
Mehmet Özgüneş’in talebi üzerine 30.12.1980 tarih ve 77 sayılı kararı
ile başörtüsünün dindeki yeriyle ilgili olarak yazılı görüş
bildirmiştir.
Diğer yandan, Başbakan Erdoğan’ın, Yükseköğretim
Kanununda yapılacak bir değişikliği “acelemiz yok” diyerek geri
çektiklerini açıklamasının ve “biz sorumluluk sahibiyiz. Bu işi kangren
haline getirenlerin şimdi dışarıdan konuştuklarını görüyoruz, siz de
onların oyununa geliyorsunuz, sabırlı olun'' şeklindeki sözlerinin
(s.38) Başsavcı tarafından laikliğe aykırı eylem olarak algılanmış
olması iddianamenin en ilginç yanlarından birisidir. Başsavcıya göre,
Başbakan’ın bir kanun teklifini geri çekmesi ya da uzlaşma sağlanıncaya
kadar sabır tavsiye etmesi, hatta “Gönlümün derinliklerinde yatan
hıçkırıklar var” (s.39) demesi bile “laikliğe aykırı”dır. “İnsan
gönlünün hıçkırıkları”na müdahale etmek isteyen bu iddianame, böylece
laiklik ve insan hakları teorisine “çok özel bir katkıda” bulunmuş
olmaktadır.
İddianamede, Başbakan Erdoğan’ın açıklamalarından
belli bölümler alınmış, onlarda da yine belli cümle ya da kelimelere
“vurgu” yapılmıştır. Öne çıkarılan açıklamalar laikliğe aykırı bir
nitelik taşımadığı gibi, aynı açıklamaların Başsavcı tarafından vurgu
yapılmayan kısımlarında ise “demokrasi, mutabakat, insan hakları,
laiklik ve hukuk devleti”ni destekleyen çok sayıda ifade bulunmaktadır.
Başbakanın bu yöndeki ifadelerine yine iddianame metninde bulunan şu
örnekler verilebilir:
“- Düşünceye ve örgütlenmeye saygı gösterilmeli ve özgürlüklerin oluşmasına fırsat verilmelidir.
-
Laik toplumda din, laik yönetimin güvencesindedir. Laiklik, tüm inanç
gruplarına eşit mesafede olmak şeklinde tanımlanmıştır ve zaten bu
temin edildiği içindir ki, laiklik bizim için bir yerde sigortadır.
- Laiklik bütün dinlere eşit mesafede olmak anlamına gelir. İnançlar, devlet güvencesindedir. Laik düzeni korumakla yükümlüyüm.
- Bir demokratik ülke din özgürlüğünü sağlamalı.
-
Kadına karşı ayrımcılık, ırkçılıktan daha tehlikeli, daha ilkel bir
tutumdur. Her tür ayrımcılığa karşı mücadele etmek zorundayız.
-
Bu sorunlarınızın çözümü sadece bizim isteğimizle değil, tüm siyasi
partilerin katılımı ve uzlaşmasıyla çözülmeli. Bunu tek başımıza
getirmek istemiyorum, çünkü o durumda gerginlik çıkıyor. Ben ülkede
gerginlik yaratmak istemiyorum.
-Bir hak, dünyanın bir ucunda
farklı, bir başka ucunda farklı olamaz. Çünkü hak, hukuktan doğar;
kanundan doğmaz. Hak, kanunlarla güvence altına alınır.
- İnsanların hukukunu yanlış yasalarla yok edemezsiniz.
-Kadını
özel alana hapseden, kamusal alandan dışlayan, cinsiyet ayrımcılığına
dayanan baskıcı ve tutucu anlayışlar medeni olamaz.”
Başbakanın
iddianameye alınan bu ifadeler dışında da demokrasi ve laikliği
savunan, laikliği demokrasinin vazgeçilmez şartı olarak değerlendiren
pek çok sayıda açıklaması bulunmaktadır. Bu açıklamalardan bazılarına
burada yer vermekte yarar görüyoruz: (EK – 2)
“-Biz, dine dayalı bir parti değiliz, başka partilerin devamı da değiliz.
- Biz, herhangi bir partinin devamı değiliz. Din eksenli siyasi bir parti de değiliz. Biz insan eksenliyiz.
-AK
Parti, halkın partisidir. Güvenilir, demokratik, dürüst, temel hak ve
özgürlüklere saygılı ve onları savunan bir partidir. AK Parti sessiz
kitlelerin ve zayıfların savunucusudur.
-Bizim partimiz İslamcı değil, medya bizi bu kategoriye yerleştirmeye çalıştı.
-Bizim partimiz laikliği, demokrasinin önemli bir unsuru olarak görüyor. Laiklik, bu ülkenin yönetsel yapısını kuruyor.
-Türkiye'de, hangi taraftan olursa olsun dinin istismar edilmesine asla taraftar değiliz.
-Laikliğin bir boyutu devletin, siyasi otoritenin; toplumsal alandaki bütün inanç ve kimliklere eşit yakınlıkta durmasıdır.
-AK Parti din eksenli siyaset yapmıyor ve din üzerinden siyaset yapmayı kabul etmiyor. Bu, dinin istismarı anlamına gelir.
-Laiklik,
toplumsal çeşitliliği, çatışma veya gerginlik ortamından uzaklaştırıp
barış içinde ve özgür olarak bir arada tutabilmenin bir yolu olarak
görülmelidir. Muhafazakar Demokrasi anlayışımız, geleneği önemsemekle
birlikte modern kazanımları reddeden bir gelenekçilik gütmemektedir. AK
Parti körü körüne geleneği veya modern olanı reddetmek yerine, yeni bir
senteze varılması gerektiğini düşünmektedir. Yerelliği savunmak,
evrenselliği red anlamına gelmemeli, yerellik de kendisini çatışmacı
bir mutlaklığa dönüştürmemelidir. AK Parti toplumsal olanı, grup
aidiyetini ve sivil toplumu önemli bulurken, cemaatçi bir yaklaşımı
önplana çıkarmamaktadır. AK Parti dini bir toplumsal değer olarak
önemsemekle birlikte din üzerinden siyaset yapmayı, devleti ideolojik
bir dönüşüme uğratmayı, dini sembollerle örgütlenmeyi doğru
bulmamaktadır. Din üzerinden siyaset yapmak, dini araç haline getirmek,
din adına dışlayıcı bir siyaset yürütmek hem toplumsal barışa, hem
siyasi çoğulculuğa, hem de dine zarar vermektedir.
-Nasıl ki
AB'nin Hıristiyan Kulübü olmasına karşı çıkıyorsak, İslam dünyasının da
din temelli siyasi ve ekonomik örgütlenmelerden uzak durması
gerektiğini belirtiyoruz.
-Diktatörlüklerin revaçta olduğu bir
dönemde, Atatürk'ün öngörüsü sayesinde yüzyılı kavrayan bir bilinçle
Cumhuriyeti inşa eden bu ülke, sadece kendine bir ulusal devlet
kazandırmakla kalmamış, aynı zamanda tüm bölgeye ve bölgenin ötesine
mesaj veren güçlü bir model kurmuştur. Demokrasi, laiklik ve hukuk
devleti prensipleri sayesinde toplumsal barışını tesis ettiği gibi
kendi yakın çevresine çağdaş değerlerin nasıl hayata geçirileceğine
dair ciddi yaklaşımlar sunmuştur. Her geçen gün daha çok değeri ve
önemi anlaşılan bu model sayesinde, ülkemiz önümüzde akan yüzyıla
güvenle ve stratejik avantajlarla donanmış olarak girmektedir. Bugün
Hükümetimiz, bu tezleri güçlendirmenin ve etkili biçimde anlatmanın en
önemli aracı olarak tüm dünyanın önünde durmaktadır.
-Biz ve
diğerleri ayrımı yapan, tek bir mezhebi, ideolojiyi, siyasi kimliği,
etnik unsuru veya dini anlayışı siyasetinin ana gövdesi yaparak diğer
seçenekleri karşısına alan söylem ve örgütlenme biçimlerine karşıyız.
-
Biz kimseye 'sen niye böyle giyiniyorsun, saçlarını niye böyle
kestirdin, niye ceket, pantolon giydin?' diye bir şey demeyiz. Hakkımız
da yok. Sen kendinde o yetkiyi, hakkı nereden buluyorsun?
- Din
üzerinden siyaset yapmak, dini ideolojik bir araç haline getirmek, dini
düşünceyi dogmalaştırmak ve din adına dışlayıcı siyaset yürütmek hem
toplumsal barışa hem de siyasi çoğulculuğa zarar vermektir. Belki de en
kötüsü, dini yozlaştırmak ve amacından saptırmak anlamına gelmektedir.
Dolayısıyla bu tutum, bana göre dine, demokrasiye ve insanlığa karşı
'suikast' düzenlemekten farksızdır. Dini, bir ideoloji haline
getirerek, devlet aygıtı marifetiyle toplumu zorla dönüştürmeye
çalışmak, hem topluma hem dine yapılabilecek en büyük kötülüktür.
-
Türkiye, nüfusunun çoğunluğu İslam inancını benimsemiş bir toplumun,
laiklik temelinde demokrasiyi yaşatabileceğinin ve ileri demokratik
normları yerleştirebileceğinin en güzel örneğini vermektedir.
-
Ekonomide liberal ekonomiden istifade ediyoruz. Sosyal noktada ise
sosyal adaletin gerçekleştirilmesinin gayreti içindeyiz. Devletimiz de
zaten Anayasa'mızda belirlendiği gibi; demokratik laik sosyal bir hukuk
devletidir. Bütün inanç gruplarına da eşit mesafedeyiz. Laiklik
anlayışımız da budur.
- AK Parti muhafazakarlığı her türlü
köktenciliği, aşırılığı, radikalizmi, toplum mühendisliğini reddeden;
din eksenli değil, insan eksenli; orta yol, uzlaşma ve itidali esas
alan bir partidir.
-Tüm sistemler araçtır, dinler de araçtır.
Amaç, insanların mutluluğudur. Onun için kimse dini amaç haline,
sistemleri amaç haline getirme gayreti içine girmesin.
-Aşırı
düşünce biçimlerinin ya da radikal, marjinal hareketlerin bizi yapay,
kültürel veya dini fay hatlarıyla ayırmasına izin vermememiz son derece
önemlidir ve kimse bizim partimizi, bunu da açıkça söylemek
durumundayım, din eksenli bir parti olarak tanımlamaya kalkmasın. Bunu
başından itibaren söyledik ve bunu kendimize hakaret telakki ederiz.
Niye bunu söylüyoruz? Çünkü din eksenli bir parti dinin sömürüsünü
getirir. Onun için biz yola çıkarken din eksenli olmadığımızı,
muhafazakar demokrat bir parti olduğumuzu söylemiştik.
Başbakanın
22 Temmuz 2007 seçimlerinden sonra yaptığı, demokrasiyi, birlik ve
beraberliği, hoşgörü ve çoğulculuğu vurgulayan konuşması da partimizin
farklı görüşlere yönelik kuşatıcı ve kucaklayıcı bakış açısını
yansıtmaktadır. Ekte tamamını sunduğumuz bu konuşmada Başbakan şöyle
seslenmişti: (EK–5)
“Sizlere sözümüz, hiçbir ayırım yapmadan,
Türkiye’yi bir ve bütün olarak kucaklamaktır. Yeni dönemde Meclis’te
temsil edilecek bütün siyasi partilerimizi kutluyorum. Herkesi bu yeni
sayfanın gereklerine göre hareket etmeye davet ediyorum. Ben şahsım ve
partim adına kimseye kırgın değilim. Kaybeden rakiplerimize de bundan
sonrası için başarılar diliyorum. Bölücü teröre karşı verdiğimiz
mücadele de, milletimizin sarsılmaz vatan sevgisinden aldığımız güçle
sürecektir. Uzun soluklu bu mücadelede gereken her adımı, doğru zamanda
atma kararlılığında olduğumuzu buradan bir kez daha ilan etmek
istiyorum. Çeteler başta olmak üzere ulusal güvenliğimizi,
vatandaşlarımızın can emniyetini ve huzurunu hedef alan her türlü
tehditle, kararlılıkla mücadelemizi sürdüreceğiz. Cumhuriyetimizin
çağdaşlaşma hedeflerinin takipçisi olacağız. Yaşam standartlarının
yükselmesi için ekonomik kalkınmayı ve demokratik reformları azimle
sürdüreceğiz.”
4. İddianamede yer verilenlere benzer, hatta daha sert sözler farklı siyasi liderler tarafından da söylenmiştir
Partimizin
kapatılması için gerekçe gösterilen, dinin toplumdaki yeri, başörtüsü
serbestisi, imam-hatipler gibi konularda yapılan açıklamaların benzeri
hatta çok daha radikal sayılabilecek beyanlar farklı siyasi liderlerce
de defalarca kamuoyuyla paylaşılmıştır. Aşağıda sadece bir kısmına yer
verdiğimiz bu açıklamalara bakıldığında bile, partimiz hakkında
düzenlenen iddianamenin ne kadar tarafgir ve önyargılı bir şekilde
kaleme alındığı görülecektir.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör http://www.canmuhammed.ile.biz
taz
Sitenin Onur Üyesi
Sitenin Onur Üyesi
avatar

Erkek Mesaj Sayısı : 1497
Yaş : 38
Kayıt tarihi : 18/04/08

MesajKonu: Geri: AK Parti nin savunması TAM METİN   Salı Mayıs 06, 2008 5:45 pm

CHP Genel Başkanı Deniz Baykal’ın beyanları
CHP
Genel Başkanı Deniz Baykal, başörtüsünün dindeki yeri hakkında din
bilginlerine atıfla, TBMM’de partisinin 5 Şubat 2008 tarihli grup
toplantısında şunları söylemiştir : (EK – 6)
“İslamiyet’te bir
‘Himar’ diye bir örtü kavramı geçer, himar, çoğulu humur, bu örtü
müdür, başörtüsü müdür tartışması vardır. Genellikle fıkıhçılar, bunun
başörtüsü olarak anlaşılması gerektiğinde ittifak etmişlerdir, ama
bunun bir örtü olarak anlaşılması gerektiğini söyleyen din bilim
adamları da elbette vardır. Efendim, örtülmesi söz konusu olan
ziynetlerden kasıt nedir; süs eşyaları mıdır, yoksa vücut mudur? Bu
tartışma da yapılmıştır. Bunun çoğunlukla vücut olduğu da tespit
edilmiştir.
Ortak bir anlayış bu konuda ortaya çıkmıştır ve yine
bir önemli tartışma, başın örtülmesi ile ilgili eğer kastedilen himar
başörtüsü ise, örtü değil, başörtüsü ise işte kastedilen başın
örtülmesi ise, peki, başın bir tek saçının telinin gözükmesi de günah
mıdır? Bir tek telin, bir tek saç tutamının gözükmesi de engellenmeli
midir, bu konuda yine kendi aralarında bilim adamlarının tarih boyunca
konuşulmuştur. Hiç görünmesin diyenler de vardır, buna karşılık bazı
fıkıhçılar, Hanefi fıkıhçılar, ‘Kulakların altındaki saçların
gözükebileceğini’ söylemişlerdir. Yani hayatın içinde kadınların yüzün
altındaki saçları gösterebileceğini ifade etmişlerdir.
Yine
namazda örtünme tartışması vardır. Namazda örtünmeyle ilgili olarak
ibadetin geçerli olabilmesi için örtünmenin şart olduğu elbette bir
temel anlayıştır, ama mesela namazda örtünme konusunda dahi çok önemli
din bilginlerinin, mesela Ebu Hanefi’nin, Hanefi mezhebinin büyük ismi
Ebu Hanefi’nin, namazda dahi kadının saçının dörtte birinin
görünmesinin namazı bozmayacağına dair değerlendirmeleri vardır.
Kuran’ı Kerim’i öyle yorumlamıştır, böyle anlamıştır.
Yine
aynı şekilde, Ebu Yusuf’un, Hanefi fıkıhçılardan ‘yarısına kadarının
gözükmesinin namazı bozmayacağına’ ilişkin değerlendirmeleri vardır.
Bütün
bunları niye söylüyorum? Bütün bunları şunun için söylüyorum: Yani
İslam teolojisi içinde, İslam fıkıhı içinde bir tek saç telinin dahi
gözükmesi kabul edilemez anlayışını söyleyenler olduğu gibi, olayı
böyle görmeyen çok saygıdeğer, çok önemli, çok değerli İslam bilginleri
de vardır.”
CHP Genel Başkanı Deniz Baykal’ın dini konulardaki
beyanları bununla da sınırlı değildir. Aşağıdaki örnekler de
anamuhalefet liderinin yoğun olarak din, başörtüsü ve laiklik
bağlamında açıklamalar yaptığını göstermektedir : (EK –7)
"Demokrasi ve özgürlük uğruna laiklikten vazgeçeceğiz derseniz
demokrasiyi de tahrip etmiş olursunuz. Türk toplumunda İslamiyet,
laiklik ve demokrasi bir altın üçgen oluşturmuştur. Bunların tümüne aynı
zamanda sahip çıkmak zorundayız." (Milliyet, 23.4.2008).
“Kamusal
düzene dini tercihin doğal bir biçimde yansıması sorun yaratmamalıdır…
Yani kimse toplumsal yaşam, kamusal yaşam içinde dini inancını
saklamak, gizlemek zorunda değildir.” (31.05.2002 tarihinde, Kanal 7’de
yayınlanan “İskele Sancak” Programında yaptığı konuşmadan)
“Bazıları
bu bölgede yaygın din olan İslamiyet dolayısıyla demokrasinin bu
coğrafyaya uygun olmadığını söylemişlerdir. Biz bu iddiayı şiddetle
reddediyoruz. Bir milyar Müslüman nüfusun inançları nedeniyle
suçlanmasını kabul edemeyiz. Bu insanların ezici çoğunluğunun terörün
yaygınlaşmasında hiçbir sorumluluğu yoktur. Onlar otoriter rejimlerin
sorumlusu değil, kurbanlarıdır. Türkiye örneği bu iddianın
geçersizliğinin kanıtıdır. Nüfusun yüzde 99’u Müslüman olan bir
toplumun demokrasi içinde yaşayabileceğini biz kanıtlamış bulunuyoruz.”
(29.10.2003 tarihinde Sosyalist Enternasyonal’in genel kurul
toplantısında yaptığı konuşmadan).
Ayrıca, CHP’nin 26 Nisan 2008
tarihli kurultayı öncesinde hazırlanan ve reklam panolarında yer alan
afişlerde Deniz Baykal’ın fotoğrafıyla birlikte verilen şu sözler de
dikkat çekicidir: “Çekil aradan. Din bizim. Devlet bizim. Millet
bizim.”
Eski Başbakanlardan Bülent Ecevit’in beyanları
CHP
ve DSP eski Genel Başkanı ve eski Başbakanlardan Bülent Ecevit, 27
Aralık 1981 tarihli “Başörtüsü konusu” başlıklı mektubunda şunları
ifade etmiştir : (EK – Cool
“Başörtüsü ile uğraşmanın gereksiz
olduğuna inanıyorum. Gardırop Atatürkçülüğünün tipik bir örneği…Zaten
ondan da dönüş yapacaklardır. Olsa olsa Atatürkçülüğün başörtüsü
yasaklanarak kanıtlanamayacağı belirtilebilir… Atatürk’ün her türlü
dogmacılıktan uzak bilimci yaklaşımı bırakılıyor; tüm bunların günahı
başörtü yasaklamakla örtülemez.
Kaldı ki, bazılarının farkında olmadığı bir gerçek var:
Atatürk
kadınların kılığına kıyafetine hiç karışmamıştır. O konuda hiç yasa
çıkartmamış, herhangi bir zorlamaya da gitmemiştir. Özendirme yoluyla
ve zamana, gelişmeye bırakarak bu sorunun çözümünü daha uygun
bulmuştur…. Kadınlara her hakkı ve özgürlüğü tanımıştır, her olanağı
sağlamıştır, ama ne giyeceklerine müdahale etmemiştir.” (Can Dündar ve
Rıdvan Akar, “Ecevit’in 12 Eylül’deki Başörtüsü Uyarısı”,
Milliyet, 24.01.2008).
ZAMAN /28 ŞUBAT 1998 “Türban meselesi çözülecek”

MİLLİYET / 9 MART 1998 “İsteyen başını örter”

ZAMAN / 28 MAYIS 2004 “İmam Hatipler Türkiye için yararlı”

Eski Başbakan Mesut Yılmaz’ın Beyanları : (EK – 9)
HÜRRİYET / 4 MART 1998
“Türban sorunu çözülmezse yönetmeliği değiştirebiliriz.”

MİLLİYET / 11 EYLÜL 1998
“Devlet dairelerinde bile hizmetlilere başörtüsü konusunda esneklik tanınabilir.”

SABAH / 16 ŞUBAT 1997
“Şeriat’a karşı yürünmez ancak saygı duyulur.”

TÜRKİYE / 18 EYLÜL 1998
“Yetki bende olsa türbanı serbest bırakırım.”

MİLLİYET / 20 MART 1997
“Din eğitiminden vazgeçemeyiz”

SABAH /26 MART 1997
“Din eğitiminden vazgeçilemez”

SABAH / 3 NİSAN 1997
“İmam Hatip liselerinin kapatılmasına müsaade etmeyiz.”

CUMHURİYET / 4 MART 1998
“türban konusunda gerekirse genelgeyi değiştiririz.”

ZAMAN /26 ŞUBAT 1998
“Devlet din eğitimini sağlamazsa boşluğu başkaları doldurur.2

CUMHURİYET /27 OCAK 1998
ANAP: Türbana destek verilecek

ZAMAN / 3 MART 1998
“Örtüye karışılmayacak”

MİLLİYET / 3 MART 1998
“İHL öğrencileri başlarını açmaya zorlanmayacak.”

MİLLİYET / 23 EYLÜL 1998
Yılmaz İmam Hatip açacak

ZAMAN /1 EYLÜL 1998
“Türbanlı kayıtta sorun olmayacak”

AKŞAM / 11 TEMMUZ 1998
“Türban çağdışı değil”

ZAMAN /27 Ekim 1998
Başörtüsü hakkı için Mesut Yılmaz Rektörleri topluyor

ZAMAN /22 Ekim 1998
Yetkim olsa çözerim

TÜRKİYE /18 MART 1998
Yetkim olsa türbanı serbest bırakırım

Eski Başbakan Tansu Çiller’in beyanları : (EK – 10)
TÜRKİYE / 4 AĞUSTOS 1997
“Bu milletin Kur’anı ve bayrağıyla oynamayın”

MİLLİYET /7 NİSAN 1999
“Ezanın
sesiyle uğraştılar. Devletin okullarını kapattılar. Kur’an kurslarıyla
oynadılar. Yetmedi, başörtülü kızlarımızı üniversite kapılarında
coplattılar.”

YENİ YÜZYIL / 23 EKİM 1998
“Bacılarımın başörtüsüyle uğraşmayın”

AKŞAM /01 MAYIS 1998
“Türban doğal hak”
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör http://www.canmuhammed.ile.biz
taz
Sitenin Onur Üyesi
Sitenin Onur Üyesi
avatar

Erkek Mesaj Sayısı : 1497
Yaş : 38
Kayıt tarihi : 18/04/08

MesajKonu: Geri: AK Parti nin savunması TAM METİN   Salı Mayıs 06, 2008 5:46 pm

MHP Genel Başkanı Devlet BAHÇELİ : (EK – 11)
TÜRKİYE / 8 EYLÜL 1998
“Üniversitelerimizdeki
başörtüsü dramına son verilmesini hem insan hakları hem de ülke huzuru
açısından büyük önem taşımaktadır.”
HÜRRİYET / 14 /12/2007
“Üniversitede türban olmalı”
RADİKAL /12 AĞUSTOS 1999
MHP’li Şevket Bülent Yahnici: “İHL’lere uygulanan haksızlık giderilmeli.”
Eski Başbakan ve Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in beyanları
1991
yılında yayınlanan ve Süleyman Demirel ile yapılan mülakatları bir
araya getiren, “İslam Demokrasi Laiklik” başlıklı kitapta Demirel
şunları söylemiştir : (EK – 12)
“Kişi laik olmaz ki. Devlet olur
laik. Kişi ya inanç sahibi olur, ya da inançsız olur. Kişinin laikliği
diye bir kavram yok.” (s.258).
“Türkiye laikliği dinsizlik olarak
anlamış, yanlış tatbikatlar yapmıştır. Din dendiği zaman irtica
anlaşılmıştır. Henüz Türkiye’de zihinler bu tartışmayı neticeye
bağlamamıştır. Bana göre mesele gayet açıktır. Din ve vicdan
hürriyetinin bir rahatsızlık vesilesi sayılması kadar yanlış bir şey
düşünemiyorum. Mütedeyyin insanların, dindar insanların, toplumun rahat
ve huzuru için bir teminat olduğu kanaatindeyim. Allah’ı bilen,
Kur’an’ı bilen, Peygamberi bilen insanlardan bir kötülük gelmez.”
(s.37).
“Esasen demokrasi yoksa laiklik olmayabilir. Demokrasi
yoksa çağdaş toplum da olmayabilir. Binaenaleyh, demokrasi hem
laikliğin, hem çağdaşlığın temel şartıdır. Gerek laikliği savunanlar,
gerek çağdaşlığı savunanlar, demokrasiyi kurban ederek, demokrasiyi
başka planlara atarak düşüncelerini güçlendirme gibi bir zaafa
düşmemelidir.” (s.80).
“İrticanın da, laikliğin de, bunların
sınırlarının da vuzuha kavuşturulması lazımdır. ‘Vardır, yoktur’dan
evvel, var olan nedir, olmayan nedir? ‘Laiklik çiğneniyor.’ Herkesin
kendine göre bir laiklik anlayışı var. Bir kişi tabii olan haklarını
kullanıyor veya fevkalade mantıklı şeyler söylüyor. ‘Laiklik
çiğneniyor’ diyorsunuz. Bu kişiye göre değişiyor. Bunun da vuzuha
kavuşması lazım. Bana göre, laiklik din ve vicdan hürriyetini
sınırlamamalı. Din ve vicdan hürriyetini daraltamazsınız. ‘Laiklik
çiğneniyor’ diye yapılan tartışmalar bir yerde din ve vicdan
hürriyetinin kullanılmasını baskı altına alıyor.” (s.88).
“Efendim,
din Müslümanlıkta devletin işine karışmasın. Devletin nesine karışıyor
din? Nasıl karışacak? Örgütü yok ki. Aksine, devlet dinin işine
karışıyor… Diyanet İşlerinin yerini tayin edememiş bir Türkiye’de
devletin elinde Diyanet Teşkilatı bulunan bir Türkiye’de din mi
devletin işine karışıyor, devlet mi dinin işine karışıyor? Laiklik
zedeleniyor, evet, ama devlet dinin işlerine karışarak laikliği
zedeliyor.” (s.89).
“Bir demokrasi ülkesinde din ve vicdan
hürriyeti, ibadet hürriyeti, eğitim hürriyeti, ayin hürriyeti kişinin
temel hak ve hürriyetlerindendir. Bana göre laiklik bu hürriyete
müdahale etmek için değil, bu hürriyeti korumak için konulmuştur.
İbadet hürriyetine, vicdan hürriyetine, ayin hürriyetine, eğitim
hürriyetine karışılmasın diye konuşulmuştur.” (s.36).
“İslamın getirdiği ana kaidelerle, hukukun üstünlüğüne dayanan anayasa devletinin kaideleri arasında çelişki yoktur.” (s.36).
“Eğer
Türkiye iki şeyi halledemezse, Türkiye’de huzur olmaz. Bunlardan biri;
bu memleketin her vatandaşı göğsünü gere gere ‘Ben Müslümanım’
diyemezse, Türkiye’de huzur olmaz. Siz Müslümanları terakkiyatın,
ilerlemenin ve yücelmenin bir manisi sayıyorsanız, gaflet ve dalalet
içindesiniz, en büyük hatayı işliyorsunuz. Benim bu söylediklerimizden
sonra ‘Bu adam dini istismar ediyor’ diye bir demagoji koparacağınızı
da biliyorum. Yalnız ben, bu damagojiyi, bu yaygarayı koparacaksınız
diye bunu söylemekten de vazgeçmeyeceğim ” (s.65).
“1950-60
döneminde dört iddia vardı: Biri, dini istismar ve irtica iddiası.
Mesela Mecliste ‘Müslümanlık’tan bahsettiğiniz zaman ‘irtica’ ile itham
edilirdiniz. Halbuki Müslümanlık Cumhuriyetin temelinde var… Ve Türkiye
Cumhuriyetinde başbakanlık arabasıyla Cuma namazına giden ilk adam
benim.” (s.67).
“İslamiyet hem dünyayı tanzim etmiştir, hem ahireti.” (s.79).
“Nüfusunun
yüzde 90’ı Müslüman olan bir memlekette dini tedrisat kadar tabii bir
şey olamaz. Ancak, birçok çevreler, Türkiye’de Allah’ın adı ağızlara
alınırsa, irticaya mı kayıverir diye endişe ile düşünmüşlerdir.”
(s.107).
“Temelinde ahlak, temelinde manevi değerler manzumesi
mevcut olmayan memleketlerin, temelinde inanç mevcut olmayan
memleketlerin büyük sıkıntılara düştüğünü tarih göstermiştir.” (s.107).

“Türkiye’de Müslümanlık devlet için bir tehlike değil, Türkiye
birliğinin fevkalade kuvvetli bir harcı ve Türk devletinin ebediyete
kadar yaşamasının vasıtasıdır.” (s.108).
“İnanç hürriyeti bu
memleketin insanlarının hakkıdır. Devletin bir lütfu da değildir,
haklarıdır. TC yokken Müslümanlık vardı. Aslına bakarsanız TC’ni var
eden, ayakta tutan da Müslümanlıktır. 21 Nisan 1920’de Atatürk’ün
gönderdiği tamim var. TBMM’nin açılmasından iki gün önce. ‘Buhari-i
Şerif’ler okunsun, salavat-ı şerife getirilsin, mevlit okunsun, Kur’an
kıraat edilsin’ diye.” (s.112).
“Başörtüsü meselesinde, sanıyorum
ki, çok yanlış bir tavır var. Kişi başını örtmek istiyorsa örtsün. Ona
niye karışılıyor? Başörtüsünün laiklikle bir alakası yoktur. Kanunların
yasaklamadığı bir kıyafettir. Yalnız, bugün başlamıyor bunların hepsi.
Çok gerilerde. Anadolu kadınının yüzde sekseninin başı örtülüdür,
yazmalıdır, yaşmaklıdır. İşte benim anam. Yazmayı yaşmağı çıkarabilir
miyiz ondan? Lüzum var mı, hacet var mı? Dini açıdan mütalaa etmiyorum
meseleyi. Pekala güzel kıyafettir o. Zaten bunlar denenmiş. Örtülerin
ve diğer kıyafetlerin ortadan kaldırılması denenmiş. Kaldırılabilmiş
mi?” (s.94-95).
“Çeşitli gruplar var. Bunlar, ‘Bizim başımızı
bağlatacak mısınız?’ diye ayağa kalkıyorlar. ‘Biz başımızı bağlamak
istemiyoruz’ diyorlar. Size zorla ‘Başınızı bağlayın’ diyen yok.
Bağlamayana karışılmadığı gibi, bağlayana da karışılmasın.”
(s.116-117).
“İmam-hatip okullarının gayesi sadece din adamı
yetiştirmek değildir. Dini bilen Türk vatandaşları doktor, mühendis,
hakim olsa daha iyi değil mi?” (s.189-190).
Adalet Partisi ve
Doğruyol Partisi Genel Başkanlığını da yapmış olan Süleyman Demirel’in
dini konulardaki açıklamaları bu konuşmalarla da sınırlı değildir. Daha
yakın tarihli bir konuşmasında Demirel şunları söylemiştir:
“Türkiye’nin
yüzde 99.9’u Müslüman. 1924’te çıkarılan Tevhid-i Tedrisat Kanununda
din eğitimi için ayrı bir tedbir alınacağı taahhüt edildi. O dönemde
din eğitimi ailelere bırakılmıştı. Gençler çok kere babasının
cenazesinde Fatiha okumayı bilmeyecek kadar dini bilgiden yoksun hale
geldi. 1949’da din eğitimi meselesi devletin önüne geldi. İmam hatip
okullarının açılması odur. İmam-Hatip’ler imam yetiştirsin diye
açılmadı. İmam hatipler dinini bilen doktorlar, avukatlar, mühendisler
olsun diye açıldı.” (28 Aralık 2005 tarihinde Kanal D’de “Abbas Güçlü
ile Genç Bakış” programında yaptığı konuşmadan).
Bu tür
açıklamalar, sadece yukarıda yer verdiğimiz siyasi liderler tarafından
değil, diğer bir çok politikacı tarafından da sıklıkla yapılmıştır.
İddianameye egemen olan mantığa göre, bu ve benzeri açıklamaları alt
alta getirmek suretiyle sözkonusu politikacıların lideri veya üyesi
bulundukları partiler hakkında da “laikliğe aykırı eylemlerin odağı”
olmaktan dolayı kapatma davası açmak pekala mümkündür. Bu durum bile,
bu davada “delil” olarak sunulan sözlerin her siyasi görüşten kişilerce
ifade edilebilecek nitelikte olduğunu ortaya koymaktadır. Esasen, bu
sözlerin tamamı da demokratik bir ülkede toplumsal sorunlara çözüm
bulma bağlamında dile getirilen ve ifade özgürlüğü kapsamında olan
açıklamalardan ibarettir.
5. Çocukların din eğitimi özgürlüğünü savunmak laikliğe aykırı değildir
İddianamede
partimiz yetkililerinin 15 yaş altındaki çocukların Kur’an eğitimi
alması gerektiğine dair sözleri laikliğe aykırı olarak
nitelendirilmektedir. Öncelikle, bu yöndeki sözler de başörtüsü
konusunda olduğu gibi ifade özgürlüğü kapsamındadır. İkinci olarak,
çocukların din eğitimi özgürlüğü, Türkiye’nin taraf olduğu Avrupa İnsan
Hakları Sözleşmesi ve BM Çocuk Hakları Sözleşmesi tarafından güvence
altına alınmıştır.
AİHS’e göre “Devlet, eğitim ve öğretim alanında
yükleneceği görevlerin yerine getirilmesinde, ana ve babanın bu eğitim
ve öğretimin kendi dini ve felsefi inançlarına göre yapılmasını sağlama
haklarına saygı gösterir” (Ek Protokol 1, m.2/2). Çocuk Hakları
Sözleşmesi’ne göre de taraf devletler, “çocuğun düşünce, vicdan ve din
özgürlükleri hakkı”na ve “ana-babanın ve gerekiyorsa yasal vasilerin;
çocuğun yeteneklerinin gelişmesiyle bağdaşır biçimde haklarının
kullanılmasında çocuğa yol gösterme konusundaki hak ve ödevleri”ne
saygı göstermekle yükümlüdürler (m.14). Ayrıca, Türkiye’de çocukların
Kuran eğitimi konusundaki yaş sınırlaması, “28 Şubat süreci” olarak
adlandırılan dönemde getirilmiştir. Bunu kaldırmaya yönelik girişimler
eğer laikliğe aykırı ise, yaş sınırlaması getirilmeden önceki tüm
uygulamaların da laikliğe aykırı olduğunu kabul etmek gerekecektir.
6. Meslek liselerine yönelik katsayı farklılığının kaldırılmasını savunmak laikliğe aykırı değildir
İddianamede
bazı AK Parti mensuplarının İmam-Hatip liselerini gündeme getirmeleri
ve katsayı konusunu ele almaları, kapatma gerekçesi olarak
gösterilmektedir. Burada kastedilen katsayı meselesi, sadece İmam-Hatip
liselerini değil, tüm meslek liselerini ilgilendiren bir konudur.
Nitekim iddianamede yer verilen konuşmaların çok büyük bir kısmında bu
durum açıkça ifade edilmektedir. Üniversiteye girişte uygulanan katsayı
kuralları, Anayasa veya kanunlardan kaynaklanmamaktadır. 1998 yılına
kadar mevcut olmayan bu uygulama YÖK’ün bir kararına dayanmaktadır.
Katsayı eşitsizliğini ortadan kaldırmaya teşebbüs, şayet Anayasaya
aykırı bir eylem ise bu, 1998’den önceki tüm yönetimlerin aynı
suçlamaya muhatap olmaları anlamına gelecektir.
Ülkemizde mesleki
ve teknik eğitim sistemini çökerten katsayı uygulamasını değiştirmeye
çalışmanın laiklikle ilişkilendirilerek bir siyasi partinin
kapatılmasına gerekçe gösterilmesi, hukukla ve eğitimde fırsat
eşitliğiyle bağdaşır bir yaklaşım değildir.
Ayrıca, İmam-Hatip
liseleri meselesi de eğitim politikaları çerçevesinde siyasi
iktidarların görev alanına girmektedir. İddianamede de belirtildiği
gibi, "laiklik dinsizlik değildir". Atatürk'ün Cumhuriyetin ilk
yıllarından itibaren ulusumuzun din hakkında hurafelerden arındırılmış
bilgilere sahip olması yönünde hassasiyeti ve çalışmaları olduğu
bilinmektedir. Modern din öğretimi, bulunduğumuz coğrafyanın
hassasiyeti sebebiyle, hem toplum yaşamını zarara uğratabilecek
birtakım din istismarcısı fikirlerin yaygınlaşmasını önlemek, hem de
ulusal bütünlüğümüzü korumamız açısından gereklidir. Din hakkında
sağlıklı bilgilerle donanmak isteyenlere bu yolun açık olması, dini
istismar ederek modern toplum hayatına ve kamu düzenine karşı fikirler
ve tutumlar üretenlerin ellerindeki araçların alınması anlamına
gelmektedir. Farklı siyasi görüşlere mensup çok sayıda eğitimci,
akademisyen ve politikacı katsayı uygulamasının yanlış olduğunu baştan
beri dile getirmektedir. Nitekim, sadece TBMM tutanakları
incelendiğinde bile, farklı partilerden milletvekillerinin bu meseleye
temas ettikleri görülebilir.
Günümüz dünyasında din öğretimi ile
"fırsat eşitliği" temelinde meslek edinme arzusu arasında bir çelişki
olmaması gerekir. Devletin dini bilgileri öğrenmek isteyenlere bu yolu
kapatması, vatandaşlarını radikal ve marjinal fikirlere terketmesi
anlamına gelir. Nitekim çağdaş dünyanın en önemli örgütlenmesi
durumundaki Avrupa Birliği'nde de din öğretimi hakkında kapsamlı bir
mevzuat bulunmaktadır. Öte yandan dini bilgileri daha detaylı öğrenmek
isteyen vatandaşlarımızın herkes gibi meslek edinirken ve üniversite
eğitimi alırken, fırsat eşitliğinden yoksun bırakılmamaları gerekir.
Bazı AK Parti mensupları tarafından dile getirilen "katsayı eleştirisi"
tamamen bu çerçeveyle ilgilidir. Bu eleştirilerden "laiklik karşıtı
odak" olmakla ilgili sonuca varmak, son derece yanlıştır. Nitekim
İmam-Hatip liselerinin müfredatı da devlet tarafından ve laiklik
ilkesine tam uyum içinde belirlenmektedir. İmam-Hatip liselerine
Anayasamızın öngördüğü "fırsat eşitliği" temelinde üniversite kapısının
diğerleriyle eşit koşullarda açılmasını istemenin "laiklik karşıtı
odak" başlığı altına yerleştirilmesi, anlaşılması güç bir tutumdur
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör http://www.canmuhammed.ile.biz
taz
Sitenin Onur Üyesi
Sitenin Onur Üyesi
avatar

Erkek Mesaj Sayısı : 1497
Yaş : 38
Kayıt tarihi : 18/04/08

MesajKonu: Geri: AK Parti nin savunması TAM METİN   Salı Mayıs 06, 2008 5:47 pm

7. Fakir öğrencilerin Devletçe özel okullarda okutulması girişimi laikliğe aykırı değildir
İddianamede,
“Fakir ve başarılı öğrencilerin Devletçe özel okullarda okutulmasıyla
ilgili yönetmelik hakkında Danıştay’ca yürütmenin durdurulması kararı
verildiği, bunun akabinde aynı konuda çıkartılan 31.7.2003 tarih ve
4967 sayılı Yasanın da Cumhurbaşkanı tarafından bu okullara alınacak
öğrenci yapısı ve öğretmenler gözetilerek, devlet niteliklerine
aykırılık söz konusu olacağı gerekçesiyle veto edildiği” belirtilerek,
Hükümetin bu girişiminin laikliğe aykırı olduğu ileri sürülmüştür.
(s.107)
Öncelikle belirtmemiz gerekir ki, bizim anayasal
sistemimizde “veto” kavramı yoktur. Cumhurbaşkanının kanunları Meclise
iade etmesine “veto” değil, “geri gönderme” adı verilir. Gazete
haberlerinde bu yanlışlığın yapılması anlaşılabilir: Ancak iktidar
partisinin kapatılması talebiyle hazırlanan bir iddianamede hukuki
kavramların daha özenli kullanılması beklenir.
Diğer yandan,
Hükümetin fakir öğrencilerin devletçe özel okullarda okutulması
girişiminin laiklikle hiçbir ilgisi bulunmayıp, sosyal devlet ilkesinin
bir gereği olduğu belirtilmelidir. Benzer bir düzenleme TBMM tarafından
daha önceki hükümetler döneminde yapılmış ve kanun Anayasa Mahkemesine
götürülmüştür. Anayasa Mahkemesi bu davada, 625 sayılı Özel Öğretim
Kurumları Kanununa eklenen ve özel öğretim kurumlarına, öğrenci
kapasitelerinin % 2’sinden aşağıya düşmemek üzere, % 10 oranına kadar
ücretsiz öğrenci okutma yükümlülüğü getiren kanun hükmünün Anayasaya
aykırı olmadığına karar vermiştir. Mahkeme kararında şu hususları
vurgulamıştır:
“Anayasa’nın 2. maddesi uyarınca, Türkiye
Cumhuriyeti sosyal bir hukuk devletidir. Sosyal hukuk Devleti
güçsüzleri koruyarak gerçek eşitliği, yani sosyal adaleti ve böylece
toplumsal dengeyi sağlamakla yükümlüdür. Çünkü, gerçek hukuk devleti
ancak toplumsal devlet anlayışı içinde ise bir anlam kazanır. Hukuk
devletinin amaç edindiği kişiliğin korunması, sosyal güvenliğin ve
sosyal adaletin sağlanması yolu ile gerçekleştirilebilir… Maddî
imkânlardan yoksun, başarılı öğrencilere, özel okullarda belli oranda
yer ayırma zorunluluğu, nitelikli insan yetiştirme ödevi yanında,
Anayasa’nın 5. maddesinin Devlete yüklediği ‘... insanın maddî ve
manevî varlığının gelişmesi için gerekli şartlan hazırlama...’ ödevinin
de yasal sonucudur ve demokratik toplum düzenini sosyal yönüyle
şekillendiren bir anlayışın gereğidir. Onun için, Devletin bu tutumunu
haklara engeller koyan Devlet değil, sosyal devlet ilkesini
gerçekleştiren devlet olarak nitelemek gerekir” (E 1990/4, K 1990/6,
K.T. 12.4.1990).
Anayasa Mahkemesi kararının gerekçesinden
anlaşılacağı üzere, maddi imkanlardan yoksun, başarılı öğrencilerin
özel okullarda okutulması laikliğe aykırı olmak bir yana, sosyal devlet
ilkesinin bir gereğidir. Dolayısıyla Hükümetimizin bu girişimini
laikliğe aykırı bir eylem olarak vasıflandırmak izahı kabil olmayan art
niyetli bir yaklaşımdır.
8. Yasama sorumsuzluğu kapsamındaki oy ve sözler delil olarak kullanılamaz
Yasama
sorumsuzluğu kapsamında bulunan beyanları nedeniyle milletvekillerinin
Anayasanın açık hükmü ile mutlak olarak sorumsuz kabul edilmesi
karşısında, bunlardan dolayı beş yıllık parti yasağı ve
milletvekilliğinin düşmesi gibi yaptırımların uygulanmasının istenmesi
Anayasa 83 üncü maddesinin amacıyla bağdaşmaz.
Yasama
sorumsuzluğu, milletvekillerinin yasama faaliyetlerini yürütürken
açıkladıkları düşüncelerinden ve verdikleri oylardan do­layı sorumlu
tutulamamalarını ifade eder. Anayasanın yasama sorumsuzluğuna ilişkin
hükmüne göre, “Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeleri, Meclis
çalışmalarındaki oy ve sözlerinden, Mecliste ileri sürdükleri
düşüncelerden, o oturum­daki Başkanlık Divanının teklifi üzerine
Meclisce başka bir karar alın­madıkça bunları Meclis dışında
tekrarlamak ve açığa vurmaktan so­rumlu tutulamazlar”. (m.83/1).
Mec­lis
çalışmaları kavramı, Meclis Genel Kurulu toplantılarını, komisyon
toplantılarını, siyasi partilerin grup toplantılarını ve meclis
araştırması ve meclis so­ruşturması komisyonlarının Meclis dışındaki
çalışmalarını da kapsar. Konusu ve muhtevası ne olursa olsun oy, söz ve
düşünce açıklaması yasama sorumsuzlu­ğu kapsamında kabul edilmektedir.
Yasama sorumsuzluğu mutlak ve sürekli olduğundan, milletvekil­lerinin
hem milletvekilliği süresince hem de milletvekilliği sona erdikten
sonra oy ve sözlerinden dolayı herhangi bir yaptırıma tâbi tutulmaları
mümkün değildir.
Yasama sorumsuzluğunun amacı, milletvekillerinin
Meclis çalışmalarındaki oy, söz ve düşünce açıklamalarından mutlak
manada sorumsuz tutulmasıdır. Demokrasilerde yasama sorumsuzluğu,
milletvekillerinin hiçbir şekilde hukuksal bir engellemeyle
karşılaşmaksızın düşündüklerini özgürce ifade etmek için getirilmiş
önemli bir güvencedir. Böylece milletvekilleri kendileri ya da mensup
oldukları parti bakımından her hangi bir yaptırıma maruz kalmayacakları
güvencesiyle yasama faaliyetlerine “özgür iradeleri” ile
katılabileceklerdir.
Milletvekillerinin, yapmış oldukları
konuşmalar ve açıklamış olduğu düşüncelerinden dolayı partilerinin
kapatılabileceğini, milletvekilliklerinin düşeceğini ve beş yıl siyasi
parti yasağına maruz kalabilecekleri endişesini taşımaları durumunda,
yasama faaliyetlerine özgür iradeleriyle katılabileceklerini düşünmek
mümkün değildir. Bu da sonuçta yasama faaliyetlerinin layıkıyla yerine
getirilmesini engelleyecektir. Başka bir ifade ile eğer partili
milletvekillerinin konuşmaları, partilerinin kapatılmasında gerekçe
olarak kullanıldığı takdirde, yasama sorumsuzluğunun pratikte bir
anlamı kalmayacaktır.
Ayrıca parti kapatma davalarında yasama
sorumsuzluğunun dikkate alınmaması, partili milletvekillerinin ifade
özgürlüğünün bağımsız milletvekilleriyle karşılaştırıldığında eşitsiz
biçimde kısıtlanması sonucunu doğuracaktır. Bu durum da demokratik
siyasi hayatın vazgeçilmez unsurları olarak nitelendirilen siyasi
partilerin özel olarak cezalandırılması anlamına gelecektir.
Bu
nedenle Anayasanın 69 uncu maddesindeki beş yıllık siyasi parti yasağı,
84 üncü maddesindeki milletvekilliğinin düşmesi ile 83 üncü
maddesindeki sorumsuzluk hükümlerinin birlikte değerlendirilerek uyumlu
bir yoruma tabi tutulması zorunludur. Böyle bir değerlendirme sonucunda
da, 83 üncü madde hükmünün daha “özel” bir hüküm olarak diğerleri
karşısında üstün tutulması gerekir.
Kaldı ki, iddianamede partimiz
milletvekillerine atfen yer verilen beyanların tamamı yasama
sorumsuzluğu güvencesini gerektirmeyecek şekilde ifade özgürlüğü
kapsamındadır.
9. Siyasi parti kurulmadan önce söylenen sözler partiyi bağlamaz
AK
Parti’nin kurulmasından önceki dönemlere ait açıklamalara da
iddianamede yer verilmesi bir diğer hukuk garabetidir. Bu açıklamaların
laikliğe aykırı olup olmadığı sorunu bir yana, kapatma davasına konu
edilen partiyi bağladığı da ileri sürülemez.
Bir siyasi partiye
isnat edilebilecek söz ve eylemlerin, zorunlu olarak bu siyasi partinin
kurulduğu tarihten sonraki döneme ait olması gerekmektedir. Oysa
iddianamede aksi bir durum hiçbir hukuki dayanağı olmaksızın kabul
ettirilmeye çalışılmakta ve aynen şu ifadeye yer verilmektedir:
“Kapatma davasına konu edilen eylemlerin işlendiği tarihlerin bir önemi
bulunmamaktadır. Eylemlerin üzerinden ne kadar süre geçse de, bu
eylemlere, ‘odaklığın’ ortaya konulması yönünden iddianamede
dayanılması olasıdır” (s.22). Siyasi partinin kurulmadan önceki bir
dönemde kişilerin söylediği sözlerinden dolayı o partiyi sorumlu tutan
bir yaklaşım, hukuk devletinin ihlali anlamına gelmektedir.
Bir
partinin kurulmasından yıllar önce yapılmış açıklamaların bu partiye
isnat edilmesi ve partinin kapatılmasında gerekçe olarak kullanılmak
istenmesi “sorumluluk hukuku”na ve hukuk devletinin unsurlarından olan
“hukuki güvenlik” ilkesine açıkça aykırıdır. İddianamede (s.31-33),
özellikle Başbakanın AK Partinin kurulmasından yıllar önce söylediği
ileri sürülen bazı sözleri ön plana çıkarılarak, Anayasa Mahkemesi
üyelerinde psikolojik bir etki meydana getirilmek istenmektedir. Bu
sözlerin, söylenip söylenmediği bir yana, yıllar sonra kurulan bir
partiyi bağlamayacağı açıktır ve kapatma gerekçesi olarak kullanılması
sorumluluk hukuku prensiplerine kesin olarak aykırıdır.
İddianamedeki
bu yaklaşım, siyaset kurumunun ve siyasetçilerin üzerinde, adeta
beşikten mezara kadar süren bir sorumlu tutma zihniyetini
yansıtmaktadır. Hukukta “süre” denen bir kavramı tanımayan bu
yaklaşımın hukukun genel ilkelerine aykırı olduğu açıktır.
Kaldı
ki, siyasi parti kurulmadan önce yapılan konuşmaların ifade özgürlüğü
kapsamında olduğu da bir gerçektir. Nitekim bu durum yargısal süreç
sonucunda teyit edilmiştir. Örneğin AK Parti milletvekili Ömer
Dinçer’in, partimizin kurulmasından yıllar önce, 1995 yılında, bir
bilimsel sempozyumda sunduğu bildiriden dolayı yapılan ceza
soruşturmasında Erzurum Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet
Başsavcılığı takipsizlik kararı vermiştir. 7.6.2004 tarihli bu kararda
söz konusu bildirinin ifade özgürlüğü kapsamında olduğu şu şekilde
vurgulanmıştır:
“Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin ‘ifade
özgürlüğü’ başlığını taşıyan 10. maddesinde herkesin görüşlerini
açıklama ve anlatım özgürlüğüne sahip olduğu belirtilerek, bu hakkın
kanaat özgürlüğü ile kamu otoritelerinin müdahalesi ve ülke sınırları
söz konusu olmaksızın haber veya fikir alma ve verme özgürlüğünü de
içerdiği belirtilmiş, sözleşmenin uygulanmasına ilişkin Avrupa İnsan
Hakları Mahkemesi kararlarında da açıkça şiddet ve şiddete çağrı
içermeyen her türlü düşüncenin ifade özgürlüğü kapsamında kabul
edildiği vurgulanmıştır.
Suç ihbarı dilekçesine ekli ‘Bilgi ve
Hikmet’ isimli derginin Güz/1995 tarihli 12. sayısında neşredilen
konuşma metninin kül olarak değerlendirilmesi neticesinde belirtilen
konuşmanın şiddete çağrı ve suç işlemeye tahrik içermemesi, ifade
özgürlüğü kapsamında kalması nedeniyle, TCK’nun 146/2, 311, 312/1–2
maddelerinde düzenlenen suçların unsurlarının oluşmadığı anlaşılmakla;
Müsnet
fiillerle ilgili olarak sanık hakkında TAKİBAT YAPILMASINA MAHAL
OLMADIĞINA… karar verildi.” (E.2004/128, K.2004/23, K.T. 07. 06. 2004)”
(EK – 13)
Benzer şekilde, iddianamede Milli Eğitim Bakanı Hüseyin
Çelik’in, "Türkiye'de Değişim, Demokrasi ve Aydınlar" adlı kitabındaki
düşünceleri de “delil” olarak sunulmaktadır (s.73). Oysa bu kitabın
içinde yer alan ve davada delil olarak gösterilen makale, ilk olarak
partimizin kurulmasından yıllar önce, 1994 yılında bir dergide
yayınlanmıştır. Yayınlandığı tarihten itibaren hiçbir yargısal takibata
konu olmayan ve zaten ifade özgürlüğü kapsamında bulunması nedeniyle
Anayasaya da aykırılık taşımayan görüşler, Cumhuriyet gazetesinin
2.10.2003 tarihli nüshasında haber yapıldıktan sonra iddianameye dâhil
edilmiştir.
10. Siyasi parti üyesi olmayan kamu görevlilerinin söylem ve eylemlerinin partiye isnat edilmesi mümkün değildir
İddianame
kamu görevlilerinin fiillerinden dolayı da partimizi sorumlu
göstermektedir. Buna göre, “devlet kadrolarında yer alan anılan
görevlilerin (Müsteşar, Müsteşar yardımcısı, genel müdür, vali,
kaymakam, baştabip, belediye başkanı, okul müdürü, vb.) eylemleri de,
siyasi partinin bakış açısına ve bunun da bir gereği olarak ortaya
çıkması ve biçimlenmesi nedeniyle siyasi partiye isnat edilmesi
gerekmektedir.” (s.155).
Parti üyesi olmayan kamu görevlilerinin
beyan ve eylemlerinden dolayı da, iktidarda olsalar bile, parti ya da
partililer sorumlu tutulamaz. Aksi düşünce Anayasamızda da ifadesini
bulan (m.38) “cezaların şahsiliği ilkesi” ile bağdaşmaz. Kamu
görevlileri, işledikleri bir suç varsa, bunlardan dolayı şahsi olarak
cezai ya da disiplin soruşturmasına maruz kalırlar. Kaldı ki,
iddianamede yer verilen kamu görevlilerinin beyan ve faaliyetlerinde de
laikliğe aykırı sayılabilecek bir husus bulunmamaktadır. Keza kamu
görevlilerinin yapacağı hukuka aykırı işlemlerin de idari yargı
aracılığıyla denetlenmesi mümkündür.
İddianamede, örneğin,
Yükseköğretim Kurulu (YÖK) Başkanının üniversitelerde kılık kıyafet
özgürlüğü hakkındaki açıklamaları ve bu konuda Anayasa hükümlerine göre
işlem yapılması yönünde üniversite rektörlerine gönderdiği yazı, “kanun
dışı eylem” olarak nitelendirilmiş (s.124) ve partimizin “Anayasaya
aykırı eylemleri arasında” sayılmıştır. Halbuki, YÖK Başkanı 2547
sayılı Yükseköğretim Kanunu’nun 6 ncı maddesine göre Cumhurbaşkanı
tarafından doğrudan atanmaktadır. Her şeyden önce, YÖK Başkanının
anılan faaliyetlerinde hukuka aykırılık bulunmamaktadır. Kaldı ki
bulunsa da, bundan dolayı AK Parti Hükümeti sorumlu tutulamaz. Aksi
halde, AK Parti Hükümetleri döneminde görev yapan bütün YÖK
başkanlarının faaliyetlerinden de Hükümeti sorumlu tutmak gerekirdi.
Öte
yandan, vali ve kaymakamlar gibi kamu görevlilerinin icraatlarından
dolayı iktidar partisinin sorumlu tutulabileceğine dair görüş,
parti-devlet özdeşliğinin geçerli olduğu tek parti döneminin anlayışını
yansıtmaktadır. Bilindiği gibi, 1935’ten sonra Türkiye’yi yöneten
siyasi partinin Genel Sekreteri İçişleri Bakanlığı, il başkanları
valilik, ilçe başkanları da kaymakamlık görevlerini yerine
getirmekteydiler. Bu durum artık geride kalmıştır. Günümüzde parti
üyesi olmayan kamu görevlilerinin beyan veya işlemlerinden dolayı
siyasi partiler, iktidarda olsalar bile, sorumlu tutulamazlar. Bu
görevlilerin atanmasına dair işlemler ve atamadan sonra da görevlilerin
fiilleri yargı denetimine açıktır. Dolayısıyla, Hükümetin atamalarında
ve bu görevlilerin işlemlerinde hukuka aykırı bir durum varsa, bunun
yargısal denetimi zaten yapılabilmektedir. Kaldı ki, kamu
görevlilerinin iddianamede yer verilen beyan ve faaliyetlerinde de
laikliğe aykırı sayılabilecek bir eylem bulunmamaktadır.
Bir an
için bir hükümetin kamu görevlilerinin eylem ve işlemlerinden dolayı
“siyasi” olarak sorumlu olabileceği düşünülse bile, hükümetlerin siyasi
sorumluluğu ile partilerin hukuki sorumluluğunu birbirine karıştırmamak
gerekir. Hükümetlerin siyasi sorumluluğu ancak TBMM içinde
işletilebilen “gensoru” gibi denetim mekanizmalarının harekete
geçirilmesiyle mümkün olur. Seçimler de hükümetlerin halka hesap
verdikleri bir diğer siyasi yöntemdir. Halbuki, partilerin Anayasa
Mahkemesi tarafından denetlenmesi hukuki bir süreçtir ve kapatma
yaptırımı da hukuki bir sonuçtur. Dolayısıyla, hükümetlerin siyasi
sorumluluğu kapsamındaki konuların siyasi partilerin hukuki denetimi
sürecine dâhil edilemeyeceği açıktır.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör http://www.canmuhammed.ile.biz
taz
Sitenin Onur Üyesi
Sitenin Onur Üyesi
avatar

Erkek Mesaj Sayısı : 1497
Yaş : 38
Kayıt tarihi : 18/04/08

MesajKonu: Geri: AK Parti nin savunması TAM METİN   Salı Mayıs 06, 2008 5:48 pm

11. Tarafsız Cumhurbaşkanı siyasi parti davasına dâhil edilemez
Türkiye’nin
de aralarında bulunduğu parlamenter sistemlerde, devlet başkanının
siyasi sorumluluğu yoktur. Siyasi sorumluluğu olmadığı için de
Cumhurbaşkanının Türkiye Büyük Millet Meclisi veya başka bir organ
tarafından görevinden uzaklaştırılması mümkün de­ğildir.
Anayasamızın
bir bütün olarak anlamı, sistemin üzerine oturduğu ilkeler ve
sorumsuzluk kuralı birlikte değerlendirildiğinde, görevde bulunan bir
Cumhurbaşkanı için yaptırım istenmesini hukuki bir temele bağlamanın
imkanı yoktur.
Anayasamıza göre “Cumhurbaşkanı Devletin başıdır.
Bu sıfatla Türkiye Cumhuriyetini ve Türk Milletinin birliğini temsil
eder; Anayasanın uygulanmasını, Devlet organlarının düzenli ve uyumlu
çalışmasını gözetir.” (m.104/1). Cumhurbaşkanı, ancak vatana ihanetten
dolayı, Türkiye Büyük Millet Meclisi üye tamsayısının en az üçte
biri­nin teklifi üzerine, üye tamsayısının en az dörtte üçünün vereceği
kararla suçlandırılır (m.105/3). “Suçlandırma” kavramı, yalnızca ceza
hukuku anlamındaki suçu değil, aynı zamanda tüm kamusal yaptırımları
içerir.
Parti kapatmada da tarafsız Cumhurbaşkanının
sorumluluğundan söz edilemez. Anayasaya göre, “Cumhurbaşkanı seçilenin,
varsa partisiyle ilişiği kesilir ve Türkiye Büyük Millet Meclisi
üyeliği sona erer.” (m.101/4) Bu çerçevede Abdullah Gül, 28.8.2007
tarihinde TBMM tarafından Cumhurbaşkanı seçilmiş ve parti ile ilişiği
kesilmiştir. Bu tarihten sonra açılan bir kapatma davasında
Cumhurbaşkanının eskiden üyesi olduğu partinin kapatılması sürecine
dâhil edilmesi ve hakkında beş yıllık parti yasağı talep edilmesi
Anayasaya açıkça aykırıdır.
Kaldı ki, iddianamede Abdullah Gül’e
atfedilen eylem ve beyanların laiklikle de hiçbir ilgisi
bulunmamaktadır. Öncelikle iddianamede “Fetullah Gülen isimli cemaat
liderinin yurt dışında kurduğu okullar bir ticari şirket olarak
değerlendirilip temas ve ilişki kurulması(nın), Abdullah Gül’ün başında
bulunduğu Dışişleri Bakanlığının bir genelgesi ile
Büyükelçiliklerimizden istenildiği” ve bir başka genelge ile “Almanya
ile imzalanan Güvenlik İşbirliği Anlaşması’nda Avrupa Milli Görüş
Teşkilatı’ndan ‘köktenci terör örgütü’ olarak söz edilmesine rağmen, bu
teşkilat mensuplarının yurtdışındaki vatandaşlarımızın sorunları ve
milli konularda dış temsilciliklerimizce gerçekleştirilen faaliyetlere
katkıda bulundukları belirtilerek bu örgütle temas ve işbirliği
kurulmasının istenildiği” iddia edilmektedir. (s.65- 66).
Hemen
belirtilmelidir ki, sözü edilen genelgelerle, adı geçen cemaat veya
teşkilât ile temas ve ilişki kurulması yönünde bir talimat
verilmemiştir. İddianamenin ekinde sunulan genelge fotokopilerinin
incelenmesi hâlinde görüleceği gibi, bahsi geçen dernek, vakıf ve
okulların faaliyetleri ve tutumlarına bağlı olarak ve yerel koşullar
çerçevesinde temas ve işbirliğinde bulunma konusunun misyon
şeflerimizin takdir yetkisi içinde bulunduğu hatırlatılmaktadır.
Esasen,
dış temsilciliklerimiz, bu konuda çok uzun süreli uygulamaları ile
oluşmuş teamüllere uygun şekilde davranmaktadır. İddianame ekinde
(EK-72) sunulan deliller arasında yer verilen Sabah Gazetesinin
20/4/2003 tarihli nüshasında yer alan haberde Dışişleri Bakanlığı
yetkililerinin, “geçmişte yurtdışında Türkiye aleyhinde kampanyalar
olduğunda büyükelçilere oradaki Türk vakıfları ve Türk toplulukları ile
irtibat halinde olmaları yönünde genelgeler gönderildiğini, ancak bu
genelgelerde herhangi bir vakıf adının geçmediğini” belirttikleri ifade
edilmektedir. Aleyhte bir delil olarak sunulan bu gazete haberi bile
sözkonusu genelgelerin ilk olmadığını ve bu uygulamalar konusunda bir
teamül bulunduğunu ortaya koymaktadır. (EK – 14)
Bu genelgelerde
bazı dernek, vakıf ve kuruluşların adlarının geçmesi, dış
temsilciliklerimizin somut sorularla görüş istemesinden kaynaklanan
hukukî zorunluluğun bir sonucudur.

Yurtdışında Türkiye
aleyhtarı faaliyetlerin güçlendiği 1980’li yılların başından itibaren
Ülkemizi hedef alan kampanyalara karşı Hükümetlerimizin talimatları
üzerine Büyükelçiliklerimiz tarafından organize edilen miting, yürüyüş,
imza ve mektup kampanyası gibi karşı etkinliklere yurtdışında yaşayan
her eğilimdeki vatandaş dernek, vakıf ve kuruluşlarının davet edildiği
ve onların da bu davetlere icabet ettiği Dışişleri Bakanlığı ve
Büyükelçiliklerimizin arşiv ve dosyalarından kolaylıkla görülebilir.
Gerçekten de, Ermeni iddiaları ve terörizm konusu başta olmak üzere
millî menfaatlerimizle ilgili konularda Büyükelçilerimiz bu
kuruluşlarla irtibat halinde etkinliklerde bulunmakta ve işbirliği
yapmaktadır.
Yurtdışındaki Türk vatandaşlarının hak ve
menfaatlerini korumak ve geliştirmek, sorunlarıyla ilgilenmek ve bu
amaçlarla vatandaşlarla temas kurmak, Dışişleri Bakanlığının aslî
görevleri arasındadır. Bu görev, Dışişleri Bakanlığının Kuruluş ve
Görevleri Hakkında Kanunda açıkça belirtildiği gibi, diplomasinin temel
kaynaklarından kabul edilen 1961 tarihli Viyana Diplomatik İlişkiler
Sözleşmesi ve 1963 tarihli Konsolosluk İlişkileri Hakkında Viyana
Sözleşmesinde de yurtdışındaki vatandaşların çıkarlarını korumak her
diplomatik misyonun aslî görevleri arasında zikredilmektedir.
Sözü
edilen her iki genelge de bazı dış temsilciliklerimizin bu konuda
düştüğü tereddütleri Dışişleri Bakanlığına ileterek yapılacak
uygulamalar konusunda talimat istemeleri üzerine hazırlanmış; ancak
mezkûr genelgelerde, iddianamede ileri sürülenin aksine, dış
temsilciliklerimize bu dernek, vakıf ve okullarla temas ve ilişki
kurulması talimatı verilmemiş ve misyon şeflerince herbir kuruluş için
ayrı ayrı değerlendirme yapılarak takdir yetkisinin kullanılması
yönündeki teamül hatırlatılmıştır.
Ayrıca, anılan genelgeler
hazırlanırken, diğer hususlar yanında, “vatandaşlarımızın aşırılıklara
yönelmeleri ve yabancı ülkeler tarafından kullanılmaları ihtimalinin
önüne geçilmesi” gibi millî menfaatlerimiz bakımından önem taşıyan bir
amaç izlenmiş ve bu husus açıkça zikredilmiştir. Dolayısıyla,
iddianamede belirtildiği şekilde bir temas ve işbirliği talimatı
verilmediği gibi millî menfaatlerimiz doğrultusunda dış
temsilciliklerimizce zaten izlenmekte olan teamüller hatırlatılmıştır.
Diğer
yandan, bu konularda dış temsilciliklerimize gönderilen genelgeler bu
iki genelge ile sınırlı değildir. Anılan genelgelerin bazı gazetelerde
yayınlanması ve birtakım yanlış yorum ve değerlendirmelere konu
edilmesi üzerine, dış temsilciliklerimize yurtdışı faaliyetler
konusunda 18.6.2003 tarihinde 6037 sayılı bir genelge daha
gönderilerek, sözü edilen kuruluşlarla temas ve işbirliği konusunda
Dışişleri Bakanlığının teamülleri ve dış temsilcilerimizin bu konudaki
takdir yetkileri teyiden hatırlatılmıştır.
Bu genelgede de,
yurtdışında kanunlara aykırı ve Devletimizin aleyhine faaliyet
gösterenlerin bu temas ve işbirliği yaklaşımından faydalanamayacakları
vurgulanmıştır. Konuyla doğrudan ilgili olmasına rağmen İddianamede hiç
bahsi geçmeyen bu genelgenin Anayasa Mahkemesince Dışişleri
Bakanlığından istenmesi gerekmektedir.

Kuşkusuz bu genelgede
de daha önceki iki genelgede olduğu gibi, temel maksat,
vatandaşlarımızın aşırılıklara yönelmeleri ve yabancı ülkeler
tarafından kullanılmaları ihtimalinin önüne geçilmesidir.

Kaldı
ki söz konusu kuruluşlarla dış temsilciliklerimizin temas ve
işbirliğine girmesinin bu genelgeler üzerine başladığı da ileri
sürülemez. Örnek olarak ekte sunulan dokümanlardan da (EK – 15)
anlaşılacağı gibi, uzun yıllardır Cumhurbaşkanlarımız (Turgut Özal ve
Süleyman Demirel), TBMM Başkanlarımız (Mustafa Kalemli ve Hüsamettin
Cindoruk), Başbakanlarımız (Turgut Özal, Süleyman Demirel, Tansu
Çiller, Mesut Yılmaz ve Bülent Ecevit), Dışişleri Bakanları dahil
Bakanlarımız (Şerif Ercan, Ahat Andican, Cumhur Ersümer, Necdet Menzir,
Refaiddin Şahin, İstemihan Talay, Enis Öksüz vd.), Yargıtay Başkanımız
Müfit Utku, Milletvekillerimiz (Murat Sökmenoğlu, Hasan Korkmazcan,
Hayri Kozakçıoğlu, Yıldırım Akbulut, Nevzat Ercan, Masum Türker, Haydar
Yılmaz, Lütfullah Kayalar, Onur Öymen vd.) ile diğer devlet adamlarımız
(Alpaslan Türkeş, Em. Tümgeneral Prof.Dr. Ömer Şarlak, eski Hv.K.K.
Org. Halis Burhan vd.) yurt dışı gezilerinde Büyükelçilerimizin de
refakati ile anılan okulları ziyaret etmiş, destekleyici icraatlarda
bulunmuş, açıklamalar yapmış ve takdirlerini bildirmişlerdir. Örneğin,
İddianamenin ekinde aleyhte delil olarak sunulan Cumhuriyet Gazetesinin
17 Eylül 2003 tarihli nüshasının 5. sayfasında, anılan genelgeye
ilişkin değerlendirmeler yapılırken haberin son paragrafında,
Gürcistan’ın başkenti Tiflis’te bulunan aynı nitelikteki okullardan
biri olan Özel Demirel Kolejinin Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel
tarafından 1997 yılında ziyaret edildiği belirtilmektedir.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör http://www.canmuhammed.ile.biz
taz
Sitenin Onur Üyesi
Sitenin Onur Üyesi
avatar

Erkek Mesaj Sayısı : 1497
Yaş : 38
Kayıt tarihi : 18/04/08

MesajKonu: Geri: AK Parti nin savunması TAM METİN   Salı Mayıs 06, 2008 5:48 pm

İddianamedeki, “Almanya ile imzalanan Güvenlik İşbirliği Anlaşması’nda
Avrupa Milli Görüş Teşkilatı’ndan ‘köktendinci terör örgütü’ olarak söz
edildiği” iddiası da gerçeğe aykırıdır. İddianamenin ekinde delil
olarak sunulan Anlaşma suretinden de anlaşılacağı gibi, sözü edilen
Anlaşmanın adı “Güvenlik İşbirliği Anlaşması” değil, “Türkiye
Cumhuriyeti Hükümeti ile Almanya Federal Cumhuriyeti Hükümeti Arasında
Başta Terörizm ve Örgütlü Suçlar Olmak Üzere Büyük Önemi Haiz Suçlarla
Mücadelede İşbirliği Anlaşması”dır. İddianamede, söz konusu Anlaşmanın
adının bile yanlış yazılması gerekli titizliğin gösterilmediğini ortaya
koymaktadır. İddianamede ileri sürülenin aksine bu Anlaşmanın hiçbir
hükmünde hiçbir dernek, vakıf veya kuruluştan terör örgütü veya
köktenci ya da köktendinci örgüt olarak söz edilmemektedir.
Dolayısıyla,
İddianamenin, 3846 sayılı genelgede belirtilen dernek ve vakıfların
“köktenci terör örgütü” olduğunu ileri süren ve Anayasa Mahkemesini
yanıltmaya çalışan bu bölümü de tamamen asılsız ve dayanaksızdır.
İddianamede adı yanlış aktarılan söz konusu Anlaşmanın hiçbir yerinde
Avrupa Millî Görüş Teşkilatından “köktenci terör örgütü” olarak söz
edilmediği gibi, iddianamenin ekindeki yazılarından da anlaşılacağı
üzere, Anlaşmanın onaylanmasının uygun bulunduğuna dair kanunun
gerekçesinde de böyle bir ibare bulunmamaktadır. (EK – 16)
Diğer
taraftan, günümüzde uluslararası kuruluşlar terörle mücadele konusunda
tedbirler alırken terör örgütlerinin listelerini yayınlamaktadır.
İddianamenin ekindeki gazete kupürlerinde ileri sürülenin aksine, söz
konusu genelgelere konu dernek, vakıf ve kuruluşların adları terör
örgütlerini gösteren bu tür listelerde yer almadığı gibi, Federal
Almanya Cumhuriyetinin de bu yönde bir iddiası bulunmamaktadır. Avrupa
Birliğinin terörizmle mücadele amacıyla haklarında özel sınırlayıcı
tedbirler uygulanmasını kararlaştırdığı kişi ve örgütlerle ilgili
listelerde de bu dernek, vakıf ve kuruluşlar yer almamaktadır. (EK –
17)
Özetle, sözü edilen genelgeler ve buna ilişkin diğer resmî
belgelerin dosyada mevcut bulunmasına ve genelgelerin muhtevalarının
çok açık olmasına rağmen, gerçek dışı ithamlara dayalı yorum ve
değerlendirmeleri içeren gazete haberlerinin delil olarak sunulması
kabul edilemez.
İddianamede yer verilen Cumhurbaşkanı’nın
Dışişleri Bakanı olduğu dönemde yaptığı konuşmaların, laikliğe aykırı
olmak bir yana, tamamen özgürlükçü ve demokratik bir toplumun tesisini
sağlamaya yönelik olduğu da açıktır.
Bu bağlamda iddianamede yer verilen şu kısım özellikle dikkat çekicidir:
“Dışişleri
Bakanı Abdullah Gül’ün, BM İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin
kabulünün 55. yıldönümü nedeniyle özel gündemle toplanan TBMM İnsan
Hakları İnceleme Komisyonu toplantısında, hedeflerinin ifade ve inanç
özgürlüğünün işkence ile terörden arındırılması olduğunu, bununla
ilgili yasal düzenlemelerin hepsinin, kararlı şekilde
gerçekleştirileceğini belirterek; “ifade ve inanç özgürlüğünde
kararlıyız; herkes inandığını yaşayabilmeli..Herkes güven içinde,
korkudan, endişeden uzak olmalıdır. Düşündüğünü inandığını rahatlıkla
ifade etmeli, inandığını rahatlıkla yaşayabilmelidir. İfade ve inanç
özgürlüğü, işkenceden ve terörden tamamen arınmak, bizim hedefimizdir.
Bununla ilgili yasal düzenlemelerin hepsi, kararlı şekilde
gerçekleştirilmeye devam edilecektir” şeklinde beyanda bulunduğu”
(s.67).
Öncelikle, bu paragrafta Abdullah Gül’ün tırnak içinde
verilen konuşmasından önce yer alan ve kendisine atfen “hedeflerinin
ifade ve inanç özgürlüğünün işkence ile terörden arındırılması olduğu’
şeklindeki ifadenin ne anlama geldiği anlaşılamamıştır. Bu durum alıntı
yapılan konuşmanın yanlış okunduğunu ya da mesajının tam olarak
algılanamadığını göstermektedir. Zira alıntı kısmından da kolayca
anlaşılacağı üzere, “ifade ve inanç özgürlüğü”nü sağlama ve “işkenceden
ve terörden tamamen arınma” hedefler arasında gösterilmektedir.
Muhtemelen bu mesaj anlaşılamadığı için hak ve özgürlükleri korumayı
amaçlayan, herkesin söyleyebileceği ve söylemesi gereken bu sözler
iddianamede yer almıştır.
Eğer bu ifadeler bilinçli biçimde delil
olarak sunulduysa iki nedenle daha vahim bir durum ortaya çıkmaktadır.
Birincisi bu konuşma, iddianamede de belirtildiği gibi, İnsan Hakları
Evrensel Bildirgesi’nin kabul yıldönümünde özel gündemle toplanan TBMM
İnsan Hakları İnceleme Komisyonu’nda yapılmıştır. İkincisi, bu konuşma
içeriği itibariyle de günün anlam ve önemine tamamen uygun olup, temel
hak ve özgürlükleri önemseyen herkesin altına rahatlıkla imza
atabileceği bir konuşmadır. Bu konuşmanın iddianameye alınması,
partimiz hakkındaki davanın gerçekte bir demokrasi ve ifade özgürlüğü
davası olduğunu bir kez daha teyit etmektedir.
Ayrıca, iddianamede
yer verilmemesine rağmen, ekteki gazete kupürleri arasına yerleştirilen
Posta Gazetesinin 28.11.1995 tarihli nüshasının 1.sayfasındaki habere
ilişkin fotokopi de iddianamenin iyi niyetli olarak hazırlanmadığını
gösteren bir başka örnektir. Anılan gazetenin haberini dayandırdığı The
Guardian gazetesinin köşe yazarı gerekli düzeltmeyi yapmasına rağmen,
Posta gazetesi hatasını düzeltmemiştir. Aynı asılsız haberi
düzeltilmemiş haliyle yine adı geçen İngiliz gazetesinden alıntı
yaparak tekrarlayan Cumhuriyet gazetesine gönderilen tekzip metninin
yayınlanmaması üzerine mahkeme kararı ile bu haberin gerçek dışı olduğu
kanıtlanmıştır. (EK – 18)

Başsavcılığın mahkeme kararına
dayanan tekzibe konu olan 1.5.2007 tarihli Cumhuriyet gazetesi yerine,
aynı içerikli 13 yıl önceki Posta Gazetesi kupürünü iddianameye delil
olarak eklemesi, iyi niyetten uzak şekilde iddianame hazırlandığının
başka bir göstergesidir.

12. TBMM Başkanının ifadeleri delil olarak kullanılamaz
Anayasaya
göre, “siyasi parti grupları başkanlık için aday gösteremezler.”
(m.94/2). Daha da önemlisi, “Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı,
Başkanvekilleri, üyesi bulundukları siyasi partinin veya parti grubunun
Meclis içinde veya dışındaki faaliyetlerine; görevlerinin gereği olan
haller dışında, Meclis tartışmalarına katılamazlar; Başkan ve oturumu
yöneten Başkanvekili oy kullanamazlar.” (m.94/6).
Bu hükümden
anlaşılacağı üzere Meclis Başkanı tarafsız olup parti faaliyetlerine
katılamamaktadır. Bu tarafsızlığın gereği olarak Meclis Başkanına,
Türkiye Büyük Millet Meclisini Meclis dışında temsil etmek,
Cumhurbaşkanına vekalet etmek, Cumhurbaşkanınca Meclis seçimlerinin
yenilenmesine karar verilirken kendisine görüş bildirmek ve Meclisi
doğrudan doğruya veya üyelerin beşte birinin yazılı istemi üzerine
toplantıya çağırmak gibi anayasal yetkiler verilmiştir.
Kuşkusuz
Meclis Başkanı bir partinin üyesi olabilmektedir. Ancak konumu
nedeniyle yaptığı konuşmalar partisi adına değil, kişisel olarak
yapılmış sayılır. Bu nedenle Meclis Başkanının açıklamalarından üye
olduğu partiyi sorumlu tutmak mümkün değildir. Kaldı ki, Meclis eski
Başkanı Bülent Arınç’ın iddianamede “laikliğe aykırı” beyanlar olarak
yer verilen açıklamaları laikliğe aykırı değildir ve ifade özgürlüğü
kapsamındadır.
Öte yandan, TBMM eski Başkanı Bülent Arınç’ın bazı
açıklamalarının tümü değil, bağlamından koparılarak sadece belli
kısımları iddianameye alınmıştır. Örneğin, iddianamede, 13.11.2005
tarihinde TBMM Sabit Osman Avcı Eğitim Tesisi'nde basınla düzenlediği
sohbet toplantısında yaptığı konuşmanın belli bir kısmı alınmış ve
özellikle şu cümleler öne çıkarılmıştır: “Laiklik tartışmaları eskiden
beri devam eder, zaman içerisinde laiklik de gelişir. Ama bugün bütün
dünyada görebildiğimiz kadarıyla, din ve vicdan özgürlüğünün genel
anlamda kabul edilmesi halinde, Türkiye'de bu sebeple laikliğin ihlal
edildiğini söylemek de mümkün değildir.” (s.63-64). Oysa Bülent Arınç
aynı konuşmada laik devlette hukuk kurallarının din kurallarına
dayandırılmayacağı ile ilgili olarak şu sözleri de söylemiştir: “Çünkü
laik bir ülkenin kanun koyucusu, dini amaçlarla kural koyamaz… Türkiye
Cumhuriyeti laik, demokratik, sosyal bir hukuk devletidir. Laikliği
kabul eden bir ülkede yasama organı, Kur’an-ı, Tevrat’ı, İncil’i esas
olarak kural koyamaz, düzenleme yapamaz.”
Buradan da anlaşıldığı
üzere, iddianamede delil olarak sunulan konuşmalar bütünlüğü bozularak,
cımbızlama yöntemiyle, sadece iddia makamının argümanını desteklediği
varsayılan bölümlere yer verilmiştir. Bu konuşmalar bütünlüğü içinde
değerlendirilseydi böyle bir davanın hiç açılmaması gerekirdi. Partimiz
mensuplarının değişik vesilelerle yaptıkları binlerce konuşmada olduğu
gibi, iddianamedeki ifadelerin tamamı da Türkiye Cumhuriyetinin insan
haklarına dayalı, demokratik, laik ve sosyal hukuk devleti
niteliklerini pekiştirme amacına yöneliktir.
Diğer yandan,
iddianame Meclis eski Başkanı Bülent Arınç ile ilgili olarak, “8 inci
Cumhurbaşkanı Turgut ÖZAL’a gönderme yaparak, onun gibi “Sivil, dindar
ve demokrat bir cumhurbaşkanı’” seçeceklerini ifade etmiş” olduğunu
belirtmektedir. İddianameye göre, Arınç, “Cumhurbaşkanın seçilme
nitelikleri arasına Anayasada sayılmayan ‘dindar’ niteliğini de
ekleyerek TBMM Başkanı sıfatıyla bile din istismarı yapmaktan ve laik
devlet ilkesine aykırı hareket etmekten çekinmemiştir.” (s.142).
Anlaşılan
Başsavcı, sosyolojik ve siyasi olgularla anayasal hükümleri birbirine
karıştırmaktadır. Bülent Arınç’ın sözleri, özellikle merhum
Cumhurbaşkanı Turgut Özal’la ilgili olarak, farklı siyasi görüşlere
sahip kişiler tarafından sıklıkla kullanılan bir tespiti ifade
etmektedir. Elbette Anayasada Cumhurbaşkanının seçilme nitelikleri
arasında “dindar” niteliği yoktur. Ancak, aynı şekilde Anayasada
Cumhurbaşkanının “sivil” ve “demokrat” olması gerektiğine dair bir
hüküm de yoktur. Bu gerçekliğe rağmen, bir sosyolojik tespitten
hareketle “İran Anayasası”yla bağlantı kurmak, ancak bilim kurgu
kitaplarında rastlanabilecek bir ilişkisizlik ve şaşırtmaca örneği
olabilir.
13. İddianamedeki “şiddet ihtimali” iddiası tamamen hayal ürünüdür
İddianamedeki
delillerden hiçbirisinde en ufak bir şiddet içeren, şiddetle bağlantı
kurulması mümkün olan ya da tahrik çağrısı olarak nitelendirilebilecek
bir ifade yer almamasına rağmen, tamamen zorlama ve artniyetli
yorumlarla şiddet bu sürecin içerisine sokuşturulmaya çalışılmaktadır.
Partimizi şiddetle ilintili gösterme gayreti akıl ve mantığın
sınırlarını zorlamaktadır.
İddianamede “Bu yolda siyasal İslam'ın
ya da Türkiye’ye giydirilmek istenen ‘ılımlı İslam’ modelinin bir
şeriat devletine dönüşmesi ve gerekirse bu yolda İslami terörün de
kullanılması uzak bir olasılık değildir. Nitekim yakın tarihte
bölgemizde geçiş dönemi örneği olarak, sıkça öne çıkarılan kimi
devletlerin daha sonra kaçınılmaz biçimde radikal bir değişikliğe
uğrayarak köktendinci bir rejime dönüştüğü görülmüştür” denilmektedir.
(s.114). İddianamenin değerlendirme kısmında yer alan bu hususun
Anayasa Mahkemesini etkilemeye yönelik olduğu açıkça sezilmektedir
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör http://www.canmuhammed.ile.biz
taz
Sitenin Onur Üyesi
Sitenin Onur Üyesi
avatar

Erkek Mesaj Sayısı : 1497
Yaş : 38
Kayıt tarihi : 18/04/08

MesajKonu: Geri: AK Parti nin savunması TAM METİN   Salı Mayıs 06, 2008 5:49 pm

Ayrıca, iktidar partisi ile şiddet arasında bağlantı kurulurken
iddianamede yer verilen ve bünyesinde ciddi bir mantıksal çelişki
barındıran şu görüşün kabulünün de imkansız olduğu açıktır: “Zaten
iktidar olmanın avantajları ile ve demokratik yöntemi kullanarak hedefe
ulaşma olanağı elde edilmişse, bu aşamada şiddet kullanmanın
gereksizliği de ortadadır. Kapatma yaptırımı, son aşamada şiddet ve
şiddet çağrısını amaçlayan bir modeli engellemeye yönelik olması
nedeniyle hukuka uygundur” (s.157).
İddianamedeki bu ifade ile
aslında şiddet kullanımının söz konusu olmadığı da açıkça tescil
edilmektedir. Ancak, aynı yerde, şiddetin bundan sonraki dönemlerde
kullanılabileceği biçiminde bir kehanette bulunularak, bu nedenle
partinin kapatılması gereğine değinilmektedir. Unutmamak gerekir ki,
Türkiye demokratik bir hukuk devletidir. Demokratik hukuk devletinde
siyasi iktidarın nasıl denetleneceği de bellidir. Partimizin ileride
şiddete başvurabileceği varsayımı tamamen vehimlere dayalı bir
iddiadır. Demokratik bir hukuk devletinde tüm icraatları yargı
denetimine tabi olan bir iktidar partisinin kapatılmak istenmesi kabul
edilemez.
Bu bağlamda iddianamede yer verilen şu ifadeler de ilginçtir:
“Gösterilen
deliller, Anayasanın 10. ve 42 nci maddelerinin laiklik ilkesinin özüne
dokunmak amacıyla değiştirildiğini kanıtlamaktadır. Çünkü artık
köktendinciler isteklerini türbanın kamusal alanda da serbest
kalmasının ötesine taşımışlar, televizyonlardaki açık oturumlarda
‘türbanın yasaklanmasını savunanların Mussolini gibi yargılanacaklarını
ve cezalandırılacaklarını’ çekinmeden söylemeye başlamışlardır. Sadece
bu durum bile laik devlet ilkesini ve Türkiye’de laikliği savunanları
nasıl bir tehlikenin beklediğini göstermeye yeterli olup, şeriatın
içerdiği şiddet unsurunu da sergilemektedir” (s.117) .
Böyle bir
televizyon konuşması, hangi partilimiz tarafından nerede, ne zaman ve
hangi televizyonda yapılmıştır? Eğer böyle bir konuşma var ise, parti
ile ilgisi bulunmayan -yönlendirilmiş- bir kişiye mi aittir? Yoksa
parti yasaklamada sadece şiddeti ölçü alan Venedik kriterlerinin
gerçekleştiği izlenimini uyandırmak için herkesi güldürecek uydurma
delil mi yaratılıyor? İddianamede dayanılan diğer konuşmalar eklerde
yer almasına rağmen, bu faili meçhul ve içeriği hiçbir şekilde kabul
edilemeyecek konuşma neden ekler arasında bulunmamaktadır?
Görüldüğü
gibi iddianame, olgulardan tamamen uzak bir şekilde ideolojik kaygılara
dayalı bir iddiaya delil üretme çabası içindedir. İddianamedeki
partimizin şiddetle ilişkisini kurmaya yönelik tüm ifadeler, tamamen
hayal dünyasında üretilen spekülasyon ve vehimlerden ibarettir.
Ayrıca,
partimiz dışında bazı basın ve yayın organlarında farklı kişilerin din
özgürlüğü ve laiklik bağlamında ortaya koydukları kişisel görüş ve
değerlendirmelerle partimizin doğrudan ya da dolaylı olarak hiçbir
ilgisi olmadığı halde, böyle bir irtibat varmış gibi gösterilmeye
çalışılması hukuk devletinin gerektirdiği asgari iyi niyet anlayışıyla
bağdaşmamaktadır.
Diğer yandan, iddianameye göre “davalı partinin
sahip olduğu iktidar olma çerçevesinde amaçladığı yasa dışı siyasi
modele yönelik eylemleri karşısında, iktidar gücünden çekinen ve sessiz
kalan büyük bir kitle de söz konusudur. Bu durum bile davalı partinin
hedefine ulaşmasını kolaylaştırmaktadır” (s.158). Bu ifade ile ilgili
olarak öncelikle şu soru akla gelmektedir: “İktidar gücünden çekinen ve
sessiz kalan büyük bir kitle”nin varlığı nasıl tespit edilebilmiştir?
Başsavcının bu tespite hangi teknolojik ölçüm aletlerini kullanarak
ulaştığı büyük bir merak konusudur. Acaba Başsavcıya bu konuda “sessiz
kitleler”den ulaşan milyonlarca şikayet mi vardır? Varsa her türlü
gazete haberini iddianameye “delil” olarak ekleyen bir makam, bu
şikayetleri neden eklememiştir?
Kaldı ki, iddianamede ileri
sürüldüğü gibi AK Parti’ye karşı olan ve pek de sessiz oldukları
söylenemeyecek hatırı sayılır miktarda sesli bir muhalefet de vardır.
Tüm kitle iletişim imkanlarını ve yasalarımızın öngördüğü demokratik
platformları ve yolları kullanarak, özgür bir biçimde muhalefetlerini
de ortaya koymuşlardır. Bu ortamda gerçekleşen 22 Temmuz 2007 seçim
sonuçları, toplumun partimizden ve Ak Parti iktidarından tedirgin
olmadığını aksine memnuniyetinin artarak devam ettiğinin “demokratik
ölçüm aletleri”yle kesin olarak teyit edilmiş bir delilidir.
14. AK Parti Hükümetinin dış politikası Anayasaya aykırı değildir
İddianamede
AK Parti hükümetlerinin izlediği dış politikanın da kapatmaya gerekçe
olarak sunulması anlaşılır bir durum değildir. Devletlerin dış
politikalarının belirlenmesi ve uygulanmasından, demokratik ülkelerin
tamamında seçimle işbaşına gelen siyasi iktidarlar sorumludur.
Hükümetler, başarısız dış politika tercih ve uygulamalarının hesabını
da parlamentoya ve halka karşı vermek zorundadırlar. Ancak temel dış
politika tercihlerinden dolayı bir iktidar partisinin suçlanması
görülmüş bir olay değildir. Kaldı ki, AK Parti iktidarlarının
bölgemizde ve Ortadoğu’da izlediği politikalar Cumhuriyetin temel
niteliklerine ve milli menfaatlerimize tamamen uygundur.
Bölgesel
bir güç haline gelen Türkiye’nin, Irak başta olmak üzere çevresinde
olup bitenlere seyirci kalması veya sırtını dönmesi beklenemez.
İktidara geldiğimiz 2002 yılından bu yana izlediğimiz proaktif dış
politika sayesinde Türkiye, bölgesinde ve uluslararası kurumlarda etkin
ve saygın bir ülke haline gelmiştir. Irak’tan Lübnan’a, Rusya’dan
Avrupa Birliği’ne, Afrika’dan Latin Amerika’ya kadar geniş bir
coğrafyada izlediğimiz etkin dış politika, Türkiye’ye duyulan güveni
artırmıştır. Bunun sonucu olarak Türkiye’nin itibarı yükselmiş,
uluslararası sermaye ülkemizi tercih etmeye başlamış, NATO zirvesi
dâhil olmak üzere Türkiye pek çok uluslararası toplantıya ev sahipliği
yapmış, İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti seçilmiş, Avrupa
Birliği’ne tam üyelik yolunda kısa sürede önemli mesafe alınmış, Türk
iş adamlarının dünyaya açılımı hız kazanmış, Türk firmaları çok geniş
bir coğrafyada ticaret yapar hale gelmiş ve Türkiye bölgesinin en önde
gelen aktörlerinden biri olarak kabul görmüştür.
Milli
çıkarlarımızı savunmanın içimize kapanmaktan değil, kendi coğrafyamıza
ve tarihimize dayanarak dünyaya açılmaktan geçtiğine inanan Adalet ve
Kalkınma Partisi hükümetleri, Birleşmiş Milletler, G-8, NATO, OECD,
IKO, AGIT ve AB’nin diğer organları bünyesinde yürütülen çalışmalara
etkin olarak katılmış, çeşitli inisiyatiflere öncülük etmiş ve böylece
bölgesel ve küresel barış ve istikrarın sağlanmasına katkıda
bulunmuştur. Bu çerçevede 2004 yılındaki G-8 zirvesine davet edilen
Türkiye, dünyanın gelişmiş sekiz ülkesiyle beraber (ABD, İngiltere,
Almanya, Fransa, İtalya, Japonya, Kanada ve Rusya) dünya ve bölge
sorunlarını masaya yatırmış ve özellikle bölgemizde barış ve istikrarın
sağlanmasına yönelik girişimleri desteklemiştir.
Bölgesel ve
küresel barışı milli menfaatlerimiz için öncelikli bir mesele olarak
gören AK Parti hükümetleri, BM bünyesinde İspanya Devleti ile beraber
eş başkanlığını yaptığı Medeniyetler İttifakı projesine de bu çerçevede
katılmıştır. İddianamede “Büyük Ortadoğu Projesi” (BOP) ile
karıştırıldığı anlaşılan Medeniyetler İttifakı projesine ülkemiz
İspanya’yla beraber öncülük etmiş ve etmeye devam etmektedir. Sadece
milli ve bölgesel unsurlarla evrensel değerler arasında değil, farklı
kültürler ve milletler arasında da barış ve uzlaşmanın olması
gerektiğine inanan Hükümetimiz, bu ilkeye bu tür projelerle kurumsal
bir kimlik kazandırmıştır. Evrensel hukuk normlarının ve demokratik
kurumların yaygınlaşması ve desteklenmesi, hem bölgesel barış ve
istikrarı sağlayacak, hem de Müslüman dünya ile Batı medeniyeti
arasındaki ilişkilerin barışçıl ve yapıcı bir zeminde ilerlemesini
sağlayacaktır. Bölgesel ve küresel güvenliğin, barış ve istikrarın
sağlanması, ancak böyle bir dış politika vizyonu ile mümkün olabilir.
Sonuç
olarak, AK Parti hükümetlerinin yürüttüğü dış politikanın, tamamen
ülkemizin ve milletimizin yüksek menfaatlerini gözetmeye yönelik
olmasına rağmen, iddianamede adeta laikliğe aykırılığın kanıtı olarak
sunulmaya çalışılması bu tür iddiaların gerçeklikten kopuk ve hayal
mahsulü olduğunu göstermektedir.

IV. İDDİANAME YANLIŞ BİLGİLER, ÇARPITMALAR VE KURGULAMALARDAN OLUŞMAKTADIR

Partimiz
hakkında düzenlenen iddianame baştan sona okunduğunda ilk göze çarpan
husus, çok özensiz ve düzensiz bir şekilde kaleme alınmış olmasıdır.
Gerçekten büyük bir kısmı doğruluğu araştırılmadan gazete kupürlerine
dayanılarak hazırlanmıştır. İddianame, düzeltmeler, açılan davalar ve
mahkeme ilamları dikkate alınmadan, televizyon programlarında yapılan
tartışmaların kayıtlarına bakılmadan, günlük gazetelerde çoğu kez
çarpıtılarak verilmiş haberler ve köşe yazarlarının kasıtlı yorumları
“makaslama” ve “cımbızlama” yöntemiyle delil hanesine konularak kaleme
alınmıştır. Böylece “klasörleri dolduran deliller” ile desteklenen bir
iddianame görüntüsü verilmeye çalışılmıştır.
İddianamede bir
kısmını aşağıda belirttiğimiz çok sayıda kendi içerisinde çelişkili,
gerçeklikten uzak, mesnetsiz ve hukuken yanlış ifadeler bulunmaktadır.
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı gibi bir merci tarafından hazırlanan
bir iddianamede bu kadar fazla tahrifat, çarpıtma ve fahiş hataların
bulunması, partimize karşı ciddi bir önyargı ve kuşku beslendiği ve ele
geçen her türlü haber ve rivayetin doğruluğu araştırılmadan “delil” adı
altında bir araya toplandığı intibaını vermektedir.
İddianame aynı
zamanda tam bir “totoloji” abidesidir. Gerçekten de, aynı sözlerin
birkaç kez tekrarlanması suretiyle iddianame şişirilmiştir. Bu yöntemle
eylemler ve söylemler abartılarak, Anayasanın “odak” olmada aradığı
“yoğunluk” ve “kararlılık” şartlarının gerçekleşmiş olduğu izlenimi
verilmek istenmiştir.

1. Başbakan’ın New Straits Times’a verdiği mülakat tahrif edilmiştir
Başbakan’a
atfedilen ‘‘Modern bir İslam devleti olarak Türkiye, medeniyetlerin
uyumuna örnek olabilir’’ (s.27) sözü, iddianamedeki çarpıtmalara dayalı
kurgulamanın tipik bir örneğidir. Başbakan’ın Malezya’da yayınlanan New
Straits Times adlı gazeteye verdiği mülakat söz konusu gazetede
İngilizce’ye çevrilerek yayınlanmıştır.
Ek’te dönemin Star
Gazetesinin talebi üzerine Malezya’nın Türkiye Büyükelçiliği tarafından
gönderilen ve anlaşılan oradan da Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına
iletilen New Straits Times (NST) gazetesinin söz konusu mülakata
ilişkin sayfalarında Başbakan Erdoğan’ın “İslam devleti” anlamına
gelebilecek hiçbir sözü bulunmamaktadır. Delil olarak sunulan kısmın
İngilizcesi şöyledir. (EK – 19)
“NST: What role would Turkey want to play in global affairs as a modern Muslim nation?
Erdogan:
Turkey can serve as a model of how Islam and democracy can coexist in a
harmonious way. Turkey will prove (Samuel) Huntington wrong when he
said that there would be a clash of civilisations. Turkey can show that
harmony of civilisations is possible.”
Nitekim, bu mülakatın
Türkçe orijinali Başbakanlık Basın Merkezi’nin resmi internet sitesinde
tam metin olarak yer almıştır. Mülakatın ilgili kısmı şu şekildedir :
(EK – 20)

“SORU: Türkiye modern Müslüman bir ülke olarak, ne gibi bir rol oynamak ister?

BAŞBAKAN
RECEP TAYYİP ERDOĞAN: Türkiye, İslâmiyet'in ve demokrasinin, ahenkli
bir biçimde birarada bulunabildiğini gösteren bir model olabilir.
Türkiye, bir medeniyetler çatışması yaşanabileceğini söyleyen Samuel
Huntington'un yanılmış olduğunu kanıtlayacaktır ve medeniyetlerin ahenk
içinde yaşamasının mümkün olduğunu gösterebilir.”
Tek başına bu
örnek bile, İngilizce metinlerin çevirisi yaptırılmadan ve doğruluğu
araştırılmadan, kasıtlı gazete haber ve yorumlarından önyargılı bir
şekilde aynen aktarılmak suretiyle “Ek” olarak sunulması, partimiz
hakkında “delil” oluşturma çabasının ne boyutlara ulaştığını açıkça
göstermektedir. Bu sözde “delil” oluşturma sürecine bazı gazete ve
gazetecilerin de katkıda bulunma gayreti içinde oldukları
anlaşılmaktadır.
Ayrıca, bizzat iddianamede yer verilen,
Başbakan’ın başka bir vesileyle söylediği şu sözler de bu kavramların
kullanılmasında ne kadar hassasiyetle davranıldığını göstermektedir:
“…
Halkının yüzde 99'u Müslüman olan ülkemizde şunu unutmayalım ve
gerçekleri birbirine hiçbir zaman karıştırmayalım; İslam devleti olmak
başka bir şey, bir İslam ülkesi olmak başka bir şey. Bir defa bunu çok
iyi kavrayacağız, çok iyi anlayacağız ve bu anlayışla yarına bakacağız.
Ben teşkilatımızın insanlarını bu hassasiyete özellikle davet
ediyorum…” (s.39)
Başbakanın bu açıklamaları, laikliğe aykırı
olmak bir yana, medeniyetlerin uyumuna vurgu yapmak suretiyle, dinlerin
çatışma ve gerginlik yerine toplumlar arasında barışa ve uyuma katkı
yapabilecek biçimde yorumlanabileceğine ve Türkiye’nin de modern bir
İslam ülkesi olarak bunu başarabildiğine işaret etmektedir.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör http://www.canmuhammed.ile.biz
taz
Sitenin Onur Üyesi
Sitenin Onur Üyesi
avatar

Erkek Mesaj Sayısı : 1497
Yaş : 38
Kayıt tarihi : 18/04/08

MesajKonu: Geri: AK Parti nin savunması TAM METİN   Salı Mayıs 06, 2008 5:50 pm

2. Basında yer alan haberler doğrulanmadan “delil” olarak kullanılmıştır
İddianamede,
Meclis eski Başkanı Bülent Arınç’ın “laik devlet ilkesine aykırı eylem
ve demeçleri” arasında, “Başkanlığını yaptığı TBMM’nin mescidinde Kuran
kursu açıldığının yazılı basında yer aldığı” şeklinde bir ifadeye de
yer verilmiştir (s.57).
Başsavcılık konuyla ilgili biraz araştırma
yapmış olsaydı, bu haberin tamamen düzmece olduğunu öğrenebilirdi.
Nitekim bu konuda CHP Denizli Milletvekili Mehmet Neşşar tarafından
TBMM Başkanı Bülent Arınç’a yöneltilen “TBMM kampusü içindeki mescitte
Kur’an Kursu açılıp açılmadığı” şeklinde bir soru önergesi üzerine
mesele aydınlatılmıştır. Bu soruya verilen 3.7.2005 tarihli cevapta
Mecliste Kur’an Kursu açılmadığı, kurs açma yetkisinin de Diyanet
İşleri Başkanlığına ait olduğu belirtilmiştir. (EK – 21)

3. Anayasanın dili tahrif edilmiştir.
İddianamede
Anayasa’nın 90 ıncı maddesinin son fıkrası tırnak içinde aynen
aktarılmasına rağmen dili değiştirilmiştir. Son fıkra şöyle
alıntılanmıştır: “yöntemince yürürlüğe konulmuş temel hak ve
özgürlüklere ilişkin uluslararası antlaşmalarla yasaların aynı konuda
farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda,
uluslararası antlaşma hükümleri esas alınır” (s.9). Halbuki, Anayasanın
90 ıncı maddesinin son fıkrasının son cümlesi şu şekildedir: “Usulüne
göre yürürlüğe konulmuş temel hak ve özgürlüklere ilişkin
milletlerarası andlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler
içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda milletlerarası andlaşma
hükümleri esas alınır.”
Benzer bir yanlışlık, Anayasanın 69 uncu
maddesinin altıncı fıkrası aktarılırken de yapılmıştır (s.7).
Anayasadan aynen alıntı yapılmadan kullanılan terim ve kavramlar
kişisel tercihin yansıması olarak kabul edilebilir. Hiç kimsenin
Anayasanın dilini beğenme mecburiyeti yoktur. Ancak, Türkiye Büyük
Millet Meclisi dışında hiçbir kişi veya kurumun Anayasanın dilini
değiştirmeye kalkışma yetkisi de yoktur. İktidar partisinin Anayasaya
aykırı fiillerin odağı haline geldiğini ileri süren bir iddianamenin en
azından Anayasanın diline sadık kalması beklenirdi.

4. Anamuhalefet partisi Anayasa değişikliklerinin şekil denetimini isteyemez.
İddianameye
göre, Anayasanın 10 ve 42 inci maddelerinde değişiklik yapan “yasanın
iptali için Ana Muhalefet Partisi 27.02.2008 tarihinde Anayasa
Mahkemesine başvurmuştur.” (s.133). Bu ifade hem hukuki hem de olgusal
olarak yanlıştır. Anayasanın 148 inci maddesine göre, anamuhalefet
partisinin Anayasa değişikliklerine ilişkin kanunların şekil bakımından
denetlenmesi için Anayasa Mahkemesine başvurma yetkisi yoktur. Bu yetki
Cumhurbaşkanına ve Türkiye Büyük Millet Meclisi üyelerinin beşte birine
aittir. Bilindiği gibi, mevcut anamuhalefet partisinin milletvekili
sayısı tek başına böyle bir başvuru için yeterli değildir. Nitekim söz
konusu kanunun iptali için bağımsız ve bazı muhalefet partilerine
mensup milletvekilleri birlikte başvuruda bulunmuştur.

5. “Cemaat” kavramı yasalara yeni girmemiştir
İddianamede
“13.6.2006 gün ve 5520 sayılı Kurumlar Vergisi Kanununun ‘Mükellefler’
başlıklı 2. maddesinin beşinci fıkrasında; ‘Dernek veya vakıflara ait
iktisadî işletmeler: Dernek veya vakıflara ait veya bağlı olup
faaliyetleri devamlı bulunan ve bu maddenin birinci ve ikinci fıkraları
dışında kalan ticarî, sınaî ve ziraî işletmeler ile benzer nitelikteki
yabancı işletmeler, dernek veya vakıfların iktisadî işletmeleridir. Bu
Kanunun uygulanmasında sendikalar dernek; cemaatler ise vakıf sayılır.’
hükmü getirilerek, cemaat kavramının yasalara girdiği,” ileri sürülmüş
ve bu husus da “laiklik karşıtı eylemler” arasında sayılmıştır.
(s.110-111).
Halbuki “cemaat” kavramı, yasalara ilk defa girmiş
değildir. (EK – 22) Türkiye’de Kurumlar Vergisi Kanunu ilk olarak
3.6.1949 tarihinde kabul edilmiştir (5422 sayılı KVK, Resmi Gazete
10.6.1949-7229). Bu ilk Kurumlar Vergisi Kanununda da, “Bu Kanunun
tatbikatında sendikalar dernek; cemaatler vakıf hükmündedir” hükmüne
yer verilmiştir (m.1,f.2). 13.6.2006 tarihinde ise Kurumlar Vergisi
Kanunu yenilenirken bazı hükümler aynen korunmuş, bazıları
değiştirilmiştir. Yeni düzenlemede yapılan değişiklik, “tatbikatında”
kelimesi yerine “uygulamasında”, “hükmündedir” kelimesi yerine de
“sayılır” denilmesinden ibarettir. Öte yandan, “cemaat” kavramı 1961
tarihli Vergi Usul Kanununun 10 ve 94 üncü maddelerinde de geçmektedir.
Kaldı ki, vergi hukuku tekniği açısından bu maddedeki “cemaat” kavramı
Başsavcının zannettiği gibi “tarikatları” değil, Türkiye’nin taraf
olduğu bazı uluslararası andlaşmalarda bahsi geçen “dini azınlıklara
ait cemaatleri” ifade etmektedir. Hükmün amacı da, bu cemaatlere ait
ticari işletmelerin vergilendirilmesini sağlamaktır.

6. “Hastalar için ibadet mekanı” düzenlemesi on yıldır yürürlüktedir
İddianamede
“Sağlık Bakanlığı'nca hazırlanan Sağlık Kuruluşları Ruhsatlandırma
Yönetmeliği Tasarısı’nın 113. maddesinde birinci basamak sağlık
kuruluşlarında, hastaların dini gereklerini yerine getirebilecekleri
mekânlar ayrılmasının öngörüldüğü” belirtilmekte ve bunun iktidarın
laiklik ilkesine aykırı bir eylemi olduğu ileri sürülmektedir (s.154).
Söz konusu yönetmelik taslağının 113.maddesinde “Sağlık kuruluşlarında,
hastaların dinî gereklerini yerine getirebilecekleri uygun mekânlar
ayrılır” şeklinde bir hükmün olduğu doğrudur. Ancak, bunun laiklik
ilkesine aykırı olduğunu söylemek için hasta hakları konusundaki ulusal
ve uluslararası düzenlemelerden habersiz olmak gerekir. Üstelik bundan
haberdar olabilmek için çok fazla araştırma yapmaya da gerek yoktur.
Taslak yönetmeliğin “laikliğe aykırı” olduğu ileri sürülen aynı
maddesinin ikinci fıkrasında atıf yapılan ve on yıldır yürürlükte
bulunan Hasta Hakları Yönetmeliğinin 38 inci maddesine bakmak
yeterlidir.
01.08.1998 tarih ve 23420 sayılı Resmi Gazetede
yayımlanan Hasta Hakları Yönetmeliğinin “Dini Vecibeleri Yerine
Getirebilme ve Dini Hizmetlerden Faydalanma” başlığını taşıyan 38 inci
maddesinde aynen şöyle denmektedir: “Sağlık kurum ve kuruluşlarının
imkanları ölçüsünde hastalara dini vecibelerini serbestçe yerine
getirebilmeleri için gereken tedbirler alınır. Kurum hizmetlerinde
aksamalara sebebiyet verilmemek, başkalarını rahatsız etmemek ve
personelce düzenlenip yürütülen tıbbi tedaviye hiç bir şekilde
müdahalede bulunulmamak şartı ile hastalara dini telkinde bulunmak ve
onları manevi yönden desteklemek üzere talepleri halinde, dini
inançlarına uygun olan din görevlisi davet edilir. Bunun için, sağlık
kurum ve kuruluşlarında uygun zaman ve mekan belirlenir. İfadeye
muktedir olmayıp da dini inancı bilinen ve kimsesiz olan agoni
halindeki hastalar için de, talep şartı aranmaksızın, dini inançlarına
uygun olan din görevlisi çağrılır. Bu hakların nasıl ve ne zaman
kullanılacağı ve bu konuda alınacak tedbirler, sağlık kuruluşunun
çalışma usul ve esaslarını gösteren mevzuatta ayrıca düzenlenir.”
Bu
yönetmelik, yayın tarihinden anlaşılacağı üzere, iktidarımızdan çok
önce yürürlüğe girmiştir. Dolayısıyla, hastaların dini gereklerini
yerine getirebilecekleri uygun mekanların ayrılmasını öngören ve henüz
yürürlüğe girmemiş olan bir yönetmelik hükmü “laikliğe aykırı bir
eylem” olarak görülüyorsa, aynı konuda on yıldır yürürlükte bulunan bir
yönetmelik hükmünü nasıl değerlendirmek gerekiyor?
Kaldı ki,
ulusal hukuktaki bu düzenleme hasta hakları konusundaki uluslararası
standartlarla tamamen uyumludur. Sağlık kuruluşlarında hastaların
seçtikleri dine göre din adamlarından destek alabilmeleri ve dini
gereklerini yerine getirebilecekleri imkanlar sağlanması sağlık hizmeti
gereklerine, sağlık kuruluşları akreditasyon standartlarına, hasta
hakları hususundaki evrensel bildirgelere ve uluslararası sağlık
kuruluşları kriterlerine göre yapılmış bir düzenlemedir. Dünya Tabipler
Birliği’nin yayınladığı 1981 Lizbon ve 1995 Bali “Hasta Hakları
Bildirgesi”, Amsterdam’da 1994 yılında yayımlanan Avrupa’da Hasta
Haklarının Geliştirilmesi Bildirgesi, Amerika Hastane Birliği Hasta
Hakları Bildirisi gibi birçok uluslararası belgede bu konuda
düzenlemeler mevcuttur.
Son yıllarda sağlık hizmeti sunumu, sağlık
kuruluşlarının fiziki yapısı, tıbbî malzeme, sağlık personeli gibi
alanlarda Sağlık Bakanlığımız ve ülkemizin özel sağlık sektörü
uluslararası standartları yakalamış ve ülkemiz bu hususta Dünya
ülkeleri arasındaki yerini almış bulunmaktadır.
Dünyada ve
özellikle ABD’de en yaygın ve saygın sağlık kuruluşlarının akreditasyon
kuruluşu olan JCI (Joint Comission International-Uluslararası Birleşik
Komisyon) tarafından 2003 Yılı Ocak Ayında yayımlanan “Hastaneler İçin
Akreditasyon Standartları”nda, “Kurum hasta ve ailelerinin ibadet
taleplerine ya da hastanın ruhani ve dini benzer taleplerine cevap
veren bir sürece sahip olmalıdır” ve “Bir hasta ya da ailesi dini ya da
ruhani inançlarla ilgili olarak birisi ile görüşmek istediğinde, kurum
bu isteğe yanıt verme sürecine sahip olmalıdır” şeklinde ifade edilen
standartlar bulunmaktadır.
Ülkemizde de, Hacettepe Üniversitesi
Tıp Fakültesi, Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi hastaneleri, Mesa,
Bayındır, Acıbadem, Amerikan Hastaneleri gibi 20 civarında hastanenin
JCI (Joint Comission International- Uluslararası Birleşik Komisyon)
tarafından akredite edildiği ve bu hastanelerin hastalarının dini ve
ruhani taleplerini karşılama standartlarını yerine getirdiği
bilinmektedir.
Diğer taraftan Amerika, İngiltere, Almanya,
Avustralya gibi ülkelerin hastanelerinde her biri kendi çalışma
alanında uzman üyelerden oluşan “Etik Kurullar” yer almakta olup,
“Hastanenin Din Sorumlusu” da bu Kurulun üyesidir. Uygar ülkelerde bu
tür düzenlemeler yapılmakta ve bu düzenlemeler insan haklarının ve
bunun sağlık alanında yansıması olan hasta haklarının bir gereği olduğu
değerlendirilmektedir.

Sonuç olarak, “hasta hakları”na ilişkin
AK Partiye yöneltilen bu suçlama da, iddianamenin temel sorunlarından
birinin iddialarla ilgili ulusal ve uluslararası hukuki düzenlemeler ve
etik standartlar (EK – 23) araştırılmadan kaleme alındığını
göstermektedir.

7. Talim ve Terbiye Kurulu Başkanlığı Yönetmeliğinden sadece mükerrer hükümler çıkarılmıştır
İddianamede,
“Milli Eğitim Bakanlığı Talim ve Terbiye Kurulu Başkanlığı
Yönetmeliği”nin 15 inci maddesinde yer alan ‘Gençleri Cumhuriyet
esaslarına göre hazırlayacak ve okullarda milli terbiyeyi
kuvvetlendirecek tedbirleri almak’ şeklindeki hükmün 8.11.2003
tarihinde kaldırıldığı ileri sürülmektedir (s.107). Halbuki, burada
kaldırılan hüküm, aynı yönetmeliğin 6 ıncı maddesinin “s” bendinde ve
16 ıncı maddesinin “i” bendinde açıkça yer almıştır. Üstelik bu
hükümler söz konusu yönetmeliğe 17.10.2003 tarihinde Hükümetimiz
tarafından konulmuştur. Son yapılan değişikliğin amacı, sadece aynı
hükmün Yönetmelikte mükerrer yazımını önlemektir. Dolayısıyla
Yönetmelikten söz konusu hükmün çıkarıldığı iddiası gerçek dışıdır. (EK
– 24)

8. Talim ve Terbiye Kurulu Başkanlığı’nda görevlendirilen personel tek bir sendikaya üye değildir
İddianamede
“Talim Terbiye Kuruluna sorulmaksızın görevlendirilen 33 kişinin
Cumhuriyet devrimlerine aykırı faaliyetleriyle bilinen Eğitim Bir-Sen’e
üye olanlar arasından seçildiği” ileri sürülmektedir (s.113). Halbuki,
görevlendirilen öğretmenlerin 9’u Türk Eğitim-Sen, 4’ü Eğitim-Bir-Sen,
2’si Eğitim-Sen üyesidir. Diğerleri ise hiçbir sendikaya üye değildir.
(EK – 25)
Ayrıca, masumiyet karinesine herkesten çok dikkat etmesi
gereken iddia makamının, yasal bir kuruluş olarak faaliyet gösteren bir
sendikayı “Cumhuriyet devrimlerine aykırı faaliyetleriyle bilinen” bir
kuruluş olarak nitelemesi ve bu sendikaya üye devlet memurlarını da zan
altında bırakması hukuk devleti anlayışıyla bağdaşmamaktadır.

9. Kadrolaşma iddiaları mesnetsizdir
İddianamede
yer verilen Hükümetimiz dönemindeki kadrolaşma iddiaları kesinlikle
gerçeği yansıtmamaktadır. Kadrolaşma suçlaması yapılırken, hiçbir somut
delil ortaya konulamamıştır. Kimler, nereye ve niçin atanmıştır? Bu
atananların laiklikle ilgili sorunları nedir ve hangi nitelikleri
sebebiyle suçlanmaktadır? Bu soruların cevapları iddianamede yoktur.
Kişileri hiçbir somut delil göstermeden suçlamak, hukuk devleti
anlayışına ve hukuk etiğine uygun düşmemektedir.
Diğer taraftan,
bütün atamalar için mevzuat gereği “Başbakanlık Personel ve Prensipler
Genel Müdürlüğü” tarafından inceleme ve güvenlik soruşturması
yapılmaktadır. İktidarımız döneminde göreve atanan personel için
gerekli güvenlik soruşturmaları yapılmış olup, özellikle üçlü kararname
ile atanan personelin kararları, Başsavcıyı da göreve getiren zamanın
Cumhurbaşkanı tarafından da onaylanmıştır. Ayrıca, tüm bu atamalar
idari yargı denetimine tabi olduğundan, Anayasa veya yasalara aykırı
işlemlerin yargı tarafından iptal edilmesi yolu her zaman açıktır. Hal
böyleyken, yasalara tamamen uygun bir şekilde yapılan, tarafsız
Cumhurbaşkanının onayladığı ve birçoğu yargı denetiminden geçmiş olan
atamaları belli bir amaca matuf “kadrolaşma” olarak sunmak, hukuk
devleti anlayışı ve iyi niyetle bağdaşmamaktadır.
Diğer yandan,
iddianamede “Devlet kadrolarının İslami bir yapıya dönüştürülmesi”
sürecinde “Diyanet İşleri Başkanlığı kadrosunda görev yapan çok sayıda
memur”un, diğer kurumlar yanı sıra hastane yöneticiliğinde
görevlendirildiği iddia edilmiştir (s.143). Bu iddia da, diğerleri
gibi, asılsızdır. Şöyle ki:
Başka kamu kurum ve kuruluşlarında
görev yapan personelin Sağlık Bakanlığına nakilleri 657 sayılı Devlet
Memurları Kanununun kurumlar arası nakli düzenleyen 74 üncü maddesinin
birinci fıkrasının “Memurların bu Kanuna tabi kurumlar arasında,
kurumların muvafakatı ile kazanılmış hak dereceleri üzerinden veya 68
inci maddedeki esaslar çerçevesinde derece yükselmesi suretiyle,
bulundukları sınıftan veya öğrenim durumları itibariyle girebilecekleri
sınıftan, bir kadroya nakilleri mümkündür” hükmü çerçevesinde
gerçekleştirilmektedir.
Söz konusu hüküm çerçevesinde, evvelce,
tüm Bakanlıklarda olduğu gibi, başka kamu kurum ve kuruluşundan
takdîren atamalar yapılabilmekte ve bu atamalarda kamu yararı ve hizmet
gerekleri dışında bir kısım sübjektif saik ve maksadlar
gözetilebilmekte iken, 8.6.2004 tarihli ve 25486 sayılı Resmî Gazete’de
yayımlanarak yürürlüğe konulan Sağlık Bakanlığı Atama ve Nakil
Yönetmeliği ile kurumlar arası nakiller bakımından (m.17) objektif
kıstaslar belirlenmiş ve başka kurumlardan Sağlık Bakanlığımıza
nakillerde, Türkiye’de bir ilk gerçekleştirilerek kura usûlü kabul
edilmiştir. Bu çerçevede Sağlık Bakanlığına Şubat ve Eylül dönemlerinde
kura ile kurumlar arası nakiller yapılmaktadır. Bu şekilde yapılacak
atamalarda ilan edilecek kadrolar, 6 ncı ve 5 inci hizmet bölgelerinden
başlamak üzere belirlenmektedir. Kura, bütün kamu kurum ve
kuruluşlarında görev yapan personele açık olup, kurum ve personel
bakımından herhangi bir kısıtlama sözkonusu değildir ve esasen
kısıtlama yapılması da hukuken mümkün olamaz.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör http://www.canmuhammed.ile.biz
taz
Sitenin Onur Üyesi
Sitenin Onur Üyesi
avatar

Erkek Mesaj Sayısı : 1497
Yaş : 38
Kayıt tarihi : 18/04/08

MesajKonu: Geri: AK Parti nin savunması TAM METİN   Salı Mayıs 06, 2008 5:50 pm

Diyanet İşleri Başkanlığı da, 633 sayılı Diyanet İşleri Başkanlığı
Kuruluş ve Görevleri Hakkında Kanun uyarınca Başbakanlığın bağlı
kuruluşu olup, bir kamu kurumudur ve personeli de memur statüsündedir.
Dolayısıyla bütün kamu kurum ve kuruluşunda çalışan personel gibi,
Diyanet İşleri Başkanlığı personeli de Sağlık Bakanlığımızın kurumlar
arası naklen atama kurasına müracaat edebilmekte ve kurada çıktığı ve
yerleştiği takdirde ataması yapılmaktadır.
Kura, herkesin
katılımına açık olup, boş kadrolar ilan edilmekte ve müracaatlar alınıp
tercihler yapıldıktan sonra noter huzurunda gerçekleştirilmektedir.
Kurumlar arası atamalar bu şekilde kura ile yapıldığından, torpil,
iltimas ve sair usul ile objektiflikten uzak atamalar yapılması
maddeten de mümkün olamaz. Herhangi bir kurum veya personele ayrıcalık
tanınması veya müracaatının engellenmesi de sözkonusu değildir.
Diğer
yandan, Sağlık Bakanlığına bağlı hastanelere yönetici atamaları da
“Sağlık Bakanlığı Personeli Unvan Değişikliği ve Görevde Yükselme
Yönetmeliği” hükümleri çerçevesinde yapılmakta olup; bu Yönetmelikte
belirlenen şartları taşıyan bütün personel görevde yükselme eğitim ve
sınavına katılabilmekte ve bu eğitim ve sınav neticesinde başarı
durumuna göre atama yapılmaktadır.
Diğer kamu kurum ve
kuruluşlarından Bakanlığımıza atanmak isteyen personel kura ile tespit
edilip atandığından ve Sağlık Bakanlığı hastanelerine yapılan yönetici
atamaları da, şartları taşıyan tüm personelin katılımına açık görevde
yükselme eğitimi ve sınavı neticesinde yapıldığından, Diyanet İşleri
Başkanlığı personeline özel bir uygulama yapılması veya ayrıcalık
tanınması hukuken mümkün değildir.
Bu sebeplerle, Diyanet İşleri
Başkanlığında görev yapan “çok sayıda” memurun, hastane yöneticiliğine
görevlendirildiği iddiası tamamen afâki ve mesnetsizdir. Kaldı ki,
iddia makamının değerlendirmesinin aksine, Sağlık Bakanlığına ait bu
tip sağlık hizmetleri sınıfı dışında personelin atanabileceği 1650
kadar yönetici kadrosundan, AK Parti iktidarı döneminde Diyanet İşleri
Başkanlığından atama veya görevlendirme suretiyle yönetici yapılan
personel sayısı sadece 6’dır.
Sonuç olarak, önceki iktidarlarla
karşılaştırıldığında AK Parti iktidarının kamu kurumlarına yönelik bir
kadrolaşma politikasını olmadığı bir gerçektir.

10. Hakkında disiplin soruşturması açılan partililerin beyanlarının delil olarak iddianameye konulması mümkün değildir
İddianameye
göre, “siyasi partilerin hedef ve amaçlarıyla bağdaşmayan eylem ve
söylemleri nedeniyle ilgili kişilerin eleştirilmemesi ve haklarında
disiplin soruşturması başlatılmaması, bu eylem ve söylemlerin o siyasi
parti tarafından benimsendiği anlamındadır” (s.25). Buna rağmen
partimizin bazı üyelerle ilgili olarak parti tüzüğü uyarınca yaptığı
disiplin soruşturmalarının görmezlikten gelinerek, hakkında soruşturma
işlemi yapılan parti üyelerinin beyanlarının da delil olarak sunulması
bir tutarsızlık ve önyargının bulunduğunu göstermektedir.
İddianamede
partimizin bazı milletvekillerinin başörtüsünün kamu görevlileri için
de serbest olması gerektiği yönündeki ve başka konulardaki kişisel
beyanları partimiz aleyhine delil olarak sunulmuştur. Halbuki partimiz
bu tür kişisel görüşleri benimsemediğini kamuoyuna açıklamakla
yetinmemiş, parti politikalarına aykırı bu konuşmaları yapanlar
hakkında disiplin soruşturması yapmış ve ceza vermiştir. (EK – 26)
Normalde
düşünce ve ifade özgürlüğü kapsamında bulunan bu sözler hakkında bile
disiplin soruşturması açmamız, parti olarak bu konularda ne kadar
hassas olduğumuzu göstermektedir. Dolayısıyla bu kişiler hakkında
partimizin disiplin soruşturması başlattığı kamuoyuna açıklandığı ve
basın ve yayın organlarında da yer aldığı halde, bu sözlerin partimiz
hakkında delil olarak sunulması iyiniyetle bağdaşmayan bir tutumdur.

11. Tekzip edilen ve aslı olmayan konuşmalar iddianamede deliller arasında sayılmıştır
İddianamede
daha sonra tekzip edilen parti üyelerine ait beyanlar da delil olarak
kullanılmıştır. Halbuki, kamu adına hareket eden iddia makamının
iddianamesini gazete kupürlerine dayandırırken, bu haberlerle ilgili
tekziplerin olup olmadığını da araştırması gerekirdi. Ayrıca aynı haber
birden fazla basın ve yayın organında birbirinden farklı şekillerde yer
almış olmasına rağmen, iddianamede bunlardan sadece maksada uygun
olduğu düşünülenlerin alınması da objektiflikten uzaklaşıldığını
göstermektedir.
Bu bağlamda iddianamede AK Parti Mardin
Milletvekili Nihat Eri’nin TBMM Dışişleri Komisyonu toplantısında 2003
yılı Aralık ayında yaptığı konuşmada din eğitiminin yeterince
verilmemesinden yakınarak “Böyle olunca da gençler illegal örgütlerin
eline düşüyor. Tehvid-i Tedrisat Kanunu getirildi tekkeler kaldırıldı,
ama tekkelerde verilen bilgi, mevcut düzenleme ile verilemiyor. Bu
yüzden insanlar yanlış yerlere, hatta örgütlere yöneliyorlar,” dediği
ileri sürülmüştür (s.77). Halbuki söz konusu konuşma iddianamede ileri
sürüldüğü gibi olmayıp, bu konuşmada kesinlikle “tekke” kelimesi
geçmemiştir. Nitekim Komisyon Başkanı da bu durumu teyit etmiştir.
Ayrıca, basında çıkan haberler üzerine Nihat Eri, “tekzip” metni
göndermiş, ertesi günkü yayınlarında bir kısım gazeteler
açıklamalarından bahsetmiştir. Tekzipten hiç bahsetmeyen bir gazete
muhabirine Basın Konseyi tarafından “uyarma” cezası verilmiştir. (EK –
27)
Diğer yandan, iddianamede AK Parti İstanbul Milletvekili
Egemen Bağış’ın açıkça “Bu benim düşüncem. Partimin düşüncesini
soruyorsanız, henüz bu konuyu konuşmadık” şeklinde ifade ettiği kişisel
görüşleri adeta partimizi bağlayan beyanlar olarak gösterilmiştir
(s.98). Bağış bu konuşmanın bazı kısımlarını tekzip ettiği ve tekzip
metni 7 ve 8 Şubat 2008 tarihli basın ve yayın organlarında yer aldığı
halde iddianamede bu husus belirtilmemiştir. Aksine, bu konuşmanın
bağlamından koparılarak ve tekzipler dikkate alınmadan, Merve Kavakçı
hadisesiyle irtibatlandırılmaya çalışılması (s.124), iddianamenin
kurgusal boyutunu gösteren diğer bir çarpıcı örnektir. (EK – 28)
İddianamede,
bir televizyon programında “AKP'nin Merkez Karar ve Yönetim Kurulu
Üyesi Ayşe Böhürler ile Meclis Anayasa Komisyonu Başkanı Burhan Kuzu
arasında geçen konuşmada, Ayşe Böhürler’in türbanlı olarak hukuk
öğrenimini bitirmiş bir kadının yargıçlık yapmasını savunduğu, bu
doğrultudaki önerilerini Burhan Kuzu’nun, "Acele etmeyin ona da sıra
gelecek" diye yanıtladığı” şeklindeki ifadelere yer verilmiştir (s.
95).
Bu iddia da tamamen gerçek dışıdır. Burhan Kuzu, hiçbir yerde
böyle bir açıklama yapmamıştır. Bu konuda yayınlanan gazete haberlerine
itibar etmek yerine, söz konusu televizyon programının kasetleri
izlenmiş olsaydı, iddianamede bu asılsız sözlere yer verilmezdi.
Nitekim Kuzu, hakkında bu yönde çıkan gazete haberlerini tekzip etmiş
ve bu tekzip yazısı daha önce bu yanlış haberi yayınlayan gazetelerin
köşe yazarları tarafından da yayınlanmıştır. (EK – 29)
Aynı
şekilde, iddianamede partimiz Gaziantep Milletvekili Fatma Şahin’in
“kamuda türban takılması” hakkında beyanda bulunduğu ileri sürülmüştür.
(s.97). Ancak, Fatma Şahin’in konuşması bazı basın organlarında tamamen
çarpıtılarak yer almıştır. Şahin, daha sonra “kamuda çalışanların
başörtüsü takması gerektiğine ilişkin bir düşüncesi ve çalışmasının
olmadığını” açıkça belirtmiş ve bu konudaki düzeltmeler farklı basın
organlarında yer almıştır. (EK – 30) Ne yazık ki, bu düzeltmeler de
iddianamede yer almamıştır.

İddianamede, Ulaştırma Bakanı
Binali Yıldırım’ın “Reformlar sancılı olur… Tarihte de bu reformlar
gerçekleştirilirken birçoğu kanlı oldu. Bu konuda sabır ve zamana
ihtiyacımız var. Önemli olan bir şeyi yaparken kırıp dökmemek ve bu da
bizim hassasiyetimiz. Yolumuza da bu şekilde devam edeceğiz.” şeklinde
beyanda bulunduğu ileri sürülmüştür. Binali Yıldırım’ın bu konuşması
çeşitli basın organlarında yer almış, bunlardan sadece birisinde “kanlı
oldu” ibaresi geçmiştir. Oysa bu konuşmaya yer veren çok sayıdaki diğer
yayın organlarında bu ibare kesinlikle bulunmamaktadır. Kaldı ki, bu
konuşmanın yapıldığı derneğin resmi tutanaklarında da, söz konusu cümle
“Reformlar sancılı olur. Reformları uzlaşarak yapmak toplumun
menfaatinedir. Reformların bir kısmının sonu alındı. Bir kısmının da
zamana bağlı olarak alınacaktır. Kırıp dökmeden iş yapmak zorundayız”
şeklinde yer almaktadır. (EK – 31)
İddianamede Devlet Bakanı
Mehmet Aydın’ın; 2004 yılı Nisan ayında Almanya’da Frankfurter
Allgemeine gazetesine verdiği demeçte “Eğer bir kadın kapanması
gerektiğini düşünüyorsa, bu konuda bir demokrat olarak sadece şunu
söyleyebilirim: buna hakkı var…Türban takılması, kamu kuruluşlarında
mümkün olabilir…Bizim kadınlara kendi kurallarımızı zorlamaya hakkımız
yok. Aksi halde bir yan konudan büyük sorun yaratırız” dediği ileri
sürülmektedir. (s. 89). Oysa Mehmet Aydın bu sözleri Almanya’da o
tarihte yaşanan başörtüsü tartışmaları hakkında söylemiştir. Mehmet
Aydın’a Almanya’da adı geçen gazete muhabiri, “Berlin’de başını örterek
devlet okulunda derslere giren öğretmen nedeniyle Almanya’da yoğun
şekilde İslami başörtüsü tartışılmaktadır. Hicap (başörtüsü) İslamcı
aşırılığın bir simgesi midir?” şeklinde sorular yöneltmiştir. Aydın’ın
iddianamede yer verilen sözleri bu soruya verilen bir cevap olup,
Türkiye’deki sorunla ilgisi yoktur. (EK – 32)

Diğer yandan,
iddianamede Konya'nın Seydişehir AKP’li Belediye Başkanı İbrahim
Halıcı’nın ''İnşallah bütün okullar imam hatip olacak'' dediği, ileri
sürülmektedir (s.105). Sadece Cumhuriyet gazetesinde yer alan bu iddia
tamamen asılsızdır. İddianamedeki bu söz, İbrahim Halıcı’nın
konuşmasını haber yapan 30 Mart 2008 tarihli çok sayıdaki yerel
gazetenin hiçbirinde yer almamıştır. (EK – 33)

12. Parti yetkililerinin benimsemediği ifadeler ve faaliyetler odak olmada delil olarak kullanılmıştır
İddianamede
parti yetkililerinin desteklemediği konuşmalar delil olarak yer
almıştır. Parti üyelerinin söylem ve eylemlerinin kapatma davasında
ilgili siyasi parti açısından odak olmada kullanılabilmesi için parti
yetkililerinin bunları benimsemesi şarttır. İddianamede, parti
üyelerinin söylem ve eylemlerinin parti yetkilileri tarafından
benimsendiğine dair en küçük bir delil sunulamamıştır. Hatta, parti
yetkilileri tarafından açıkça reddedilen sözler bile deliller arasında
sayılmıştır.
Örneğin, iddianamede AK Parti Adana eski Milletvekili
Abdullah Çalışkan’ın sözleri deliller arasında sayılmıştır (s.90-91).
Oysa aynı toplantıda divanı yöneten Genel Başkan Yardımcısı Nihat
Ergün, bu konuşmaya müdahale etmiş, parti olarak bu görüşleri
benimsemediklerini açıklamış, ama bu açıklamaya iddianamede yer
verilmemiştir. Nihat Ergün, Abdullah Çalışkan’ın konuşmasının ardından
şunları söylemiştir. (EK – 34)
“Biz bir hizmet milliyetçisiyiz,
hizmet. Parti olarak da bir hizmet partisiyiz, bir ideolojik parti
değiliz. Toplumu adam etme sevdasında bir partinin üyeleri değiliz biz.
Toplumu bir veri kabul ediyoruz. İşte toplum bu. Bu toplumdan
etkileniyoruz, günü geldiğinde bu toplumu etkiliyoruz, görüş ve
düşüncelerimizle. Bu toplumun var olan problemlerini çözmek ve bunu
daha ileriye götürmek için uğraşan bir siyasi partiyiz. Muhafazakâr
demokrat bir siyasi partinin üyeleriyiz, gençliğiz, yöneticileriyiz.
Muhafazakâr partiler devrimci partiler değildirler. Yeşil ya da
kırmızı, önemli değil. Tedricî değişimden yana olan evrimci
partilerdir. Değişimden yanayız, yenilikçiyiz. Ama, bu yenilikçilik
kökten silen atan, devrimci bir yenilenme değildir. Kendi kendine,
doğal süreci içerisinde değişen, bir evrim geçiren bir yenilenmedir.
Böyle bir yenilenmeden yanayız. Kökten silip atan bir yenilenmenin
toplumu tahrip ettiğini düşünürüz. Böyle bir yenilenme yerine evrimci,
birbirinden etkilenerek toplumu ilerleten, mesafe aldıran bir
yenilenmenin öncüleri olan muhafazakâr demokrat bir siyasi partinin
temsilcileriyiz. O açıdan, bizim yaklaşımlarımızın radikal
olmadığımızı, köktenci olmadığımızı, toplumu adam etme sevdasında
olmadığımızı, toplumu bir veri olarak kabul ettiğimizi, o veriyle
etkileşim içerisinde kâh ondan etkilenerek kâh onu etkileyerek ilerleme
kaydetmemiz gerektiğini düşünen bir siyasi partiyiz. Bazı köktenci
partiler toplumu beğenmezler, onu adam etmek sevdasındadırlar, kendi
hâline bırakırsan ya davulcuya ya zurnacıya gideceğine inanırlar. Onun
için, ensesinden devletin sopasını eksik etmemek ve onu hiza istikamete
sokmak peşinde koşmuşlardır. Böyle dönemler yaşamıştır Türkiye. Bu
dönemlerin Türkiye'de topluma da, siyasete de bir şey katmadığını,
kazandırmadığını biz, hepimiz biliyoruz.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör http://www.canmuhammed.ile.biz
taz
Sitenin Onur Üyesi
Sitenin Onur Üyesi
avatar

Erkek Mesaj Sayısı : 1497
Yaş : 38
Kayıt tarihi : 18/04/08

MesajKonu: Geri: AK Parti nin savunması TAM METİN   Salı Mayıs 06, 2008 5:51 pm

Onun için, değerli arkadaşlar, siyaset bir vatanseverlik işi,
vatanımıza, milletimize sahip çıkma işi ve onu bugün bulunduğu yerden
daha ileri bir noktaya götürme işidir. Onu yapıyor AK Partililer.
(Alkışlar) Belediye başkanları bunu yapıyorlar, meclis üyeleri, il
genel meclisi üyeleri bunu yapıyorlar. Yaptığımız şey budur.”

AK
Parti, bazı parti üyelerinin ve belediye başkanlarının parti
politikalarıyla uyuşmayan kişisel görüşlerini benimsemediği gibi,
özellikle yerel yönetimlerin faaliyetlerinde parti politikalarına
aykırı tutum ve davranışlardan kaçınılması gerektiğine dair genelgeler
yayınlamıştır. Nitekim, AK Parti Yerel Yönetimler Başkanlığı, 2006 yılı
Mayıs ayında bazı basın ve yayın organlarında yer alan “AK Partili
belediyelerin kültürel faaliyetler çerçevesinde dağıttığı kitaplara
ilişkin tartışmalar” nedeniyle, 24.5.2006 tarih, yyön/81.07./2006-1696
sayı ve “Kültürel Amaçlı Toplantılar ve Yayınlar” konulu genelgeyi
bütün AK Parti’li belediye başkanlarına göndermiştir.
AK Parti
Genel Başkan Yardımcısı, Yerel Yönetimler Başkanı ve Kocaeli
Milletvekili Nihat Ergün imzası ile yayınlanan bu genelgede şu
hususlara vurgu yapılmıştır : ( EK – 35 )

“Son zamanlarda
belediyelerimizin kültürel içerikli toplantı, panel ve konferansları
ile dergi, kitap, broşür gibi basılı neşriyatında, kamuoyunu yanlış
yönlendirebilecek, yanlış anlaşılabilecek, başkalarınca istismar
edilebilecek veya gereksiz tartışmalara yol açabilecek nitelikte
politik-sosyal ve dini konular işlendiği görülmüştür.
Belediyelerin
asli görevleri arasında yer almayan ve basın yayın organlarına da
intikal eden bu hususların parti programımıza, partimiz temel ilke ve
amaçlarına da uygun olmadığı ve partimiz genel merkezince tasvip
edilmediği bilinmelidir.
Sosyal ve kültürel amaçlı çalışmalar ve
yayınlar konusunda yukarıdaki hususlara özen gösterilmesi gereğini
önemle rica eder, çalışmalarınızda başarılar dilerim.”

Bu
genelge, çok sayıda basın ve yayın organında da yer almıştır. Bu
genelge, partimizin bu tür konularda ne kadar hassas olduğunu açıkça
ortaya koymaktadır. Partimizle ilgili olarak kıyıda köşede kalmış, çoğu
defa tek bir gazetede yer alan, asılsız veya tahrif edilmiş haberlerin
yoğun bir şekilde kullanıldığı bir iddianamede, neredeyse tüm
gazetelerde yer alan bu genelgenin görmezlikten gelinmesi önyargı ve
artniyetin bir göstergesidir.

SONUÇ VE TALEP

Bir
bütün olarak değerlendirildiğinde iddianame, toplumsal talepleri dile
getirme görevi olan siyasilerin, toplumsal ve siyasi sorunlar
karşısında adeta duyarsız ve dilsiz olduğu bir partiler düzeni
istemektedir. İddianamede “delil” olarak sunulan beyan veya eylemlerin
özgürlükçü demokratik ve laik rejime yönelik bir tehdit oluşturduğu
söylenemez. Aksine, bu sözde “deliller”le bir siyasi partinin
kapatılmasının talep edilmesi, Türkiye’de demokrasiyi teksesli ve
yasakçı bir boyuta taşıyabilecek bir tehdit niteliğindedir.
Yukarıda
ayrıntılı olarak açıklandığı üzere, ortada AK Parti’ye isnat
edilebilecek nitelikte laikliğe aykırı eylemler, hatta söylemler
olmadığına göre, laikliğe aykırı eylemlerin odağı olmaktan değil, ancak
“vehimlere dayalı bir algılama hatası”nın varlığından söz edilebilir.
Her biri tek başına laikliğe aykırılık oluşturmayan ifadeler, bir
milyon defa tekrarlansa bile, bir partiyi Anayasaya aykırı eylemlerin
odağı haline getirmez.
AK Parti, laikliğe aykırı fiillerin değil,
kurulduğundan itibaren yaptığı çalışmalarla ülkemize ve milletimize
hizmetin odağı haline gelmiştir.
Sonuç olarak, bu nedenlerle, AK
Partinin kapatılması için açılan davanın reddine karar verilmesi
hususunu Anayasa Mahkemesinin takdirlerine saygıyla sunarız. 30.04.2008


Recep Tayyip ERDOĞAN
Adalet ve Kalkınma Partisi
Genel Başkanı

EKİ :
35 Ekten oluşan toplam 3 klasör evrak
Haber 7

http://www.haber7.com/haber.php?haber_id=317477
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör http://www.canmuhammed.ile.biz
Sponsored content




MesajKonu: Geri: AK Parti nin savunması TAM METİN   

Sayfa başına dön Aşağa gitmek
 
AK Parti nin savunması TAM METİN
Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
FORUM ANA SAYFA :: «««««Haber Bölümümüz»»»»» :: Son Dakika Heberleri-
Buraya geçin: